Cumhuriyetin Hafızası: Gazi Eğitim Enstitüsü
Cumhuriyet, yalnızca siyasal egemenliğin el değiştirmesi değil; düşünce dünyasının, toplumsal yapının ve insan tasavvurunun köklü biçimde dönüşmesidir. 29 Ekim 1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı ile birlikte yeni devlet, varlığını kalıcı kılacak en stratejik alanın eğitim olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. Bu bilinç, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirme idealini dillendiren Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde somut kurumsal adımlara dönüşmüştür.

1927 yılında, eğitim faaliyetlerinin başlangıç noktası olarak seçilen Konya’dan başkent Ankara’ya taşınması, sıradan bir idari işlemden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Ankara’nın seçilmesi, sadece Türkiye’nin siyasi bağımsızlığının simgesi olmasından kaynaklanmamaktadır; aynı zamanda kültürel, sosyal ve düşünsel bir dönüşümün merkezi olarak da konumlandırılmasını temsil etmektedir. Bu nedenle, öğretim kurumunun Ankara’ya taşınması, devletin eğitim politikalarının kalbinde bir yer bulduğunu, yani eğitimin salt bir kamu hizmeti değil, aynı zamanda ulusal vizyonun şekillendiricisi olduğunu güçlü bir şekilde göstermektedir.
Bu stratejik tercih, eğitim ve devlet politikalarının birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, genç nesillerin eğitim yoluyla Cumhuriyet’in değerleriyle buluşturulmasının ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Böylece, Gazi Eğitim Enstitüsü sadece bir öğretmen okulu olmanın ötesine geçerek, Cumhuriyet’in modernleşme ideallerini hayata geçiren simgesel bir kurum hâline gelmiştir.
Enstitü, dönemin Fransız, Alman, Avusturya ve Sovyet öğretmen yetiştirme modellerinden etkilenmiş; ancak bu sistemleri birebir kopyalamak yerine Türkiye’nin tarihsel, toplumsal ve kültürel ihtiyaçlarına uygun özgün bir sentez oluşturmuştur. Kuramsal bilgi ile uygulamanın dengeli birlikteliği, pedagojik formasyon ile alan bilgisinin bütünleşmesi ve ezberci yaklaşımdan uzak, gözlem ve tartışmaya dayalı öğretim anlayışı, kurumu çağının ötesine taşımıştır. Bu yönüyle Enstitü, yalnızca öğretmen yetiştiren bir okul değil; aynı zamanda pedagojik düşünce üreten bir merkez hâline gelmiştir.
Kurumun öne çıkan ve en dikkat çekici özelliklerinden biri, sosyal adalet ilkesini sadece teorik bir kavram olarak bırakmayıp, bunu somut ve ölçülebilir uygulamalarla hayata geçirmesidir. Türkiye’nin eğitim tarihindeki öncü kurumlarından biri olan Enstitü, yatılı ve karma eğitim modeliyle, öğrencilere sunduğu fırsatlarla fark yaratmıştır. Bu özelliğiyle, özellikle dar gelirli ailelerden gelen ve kırsal bölgelerden gelen öğrenciler için adeta bir hayat kapısı, bir fırsat merkezi işlevi görmüştür. Enstitü, bu yönüyle Cumhuriyet’in temel değerlerinden biri olan fırsat eşitliği ilkesini pratiğe dönüştüren nadir örneklerden biri olarak eğitim tarihine geçmiştir. Öğrenciler ve toplum tarafından “yoksul üniversitesi” olarak anılması, kesinlikle bir eksiklik ya da olumsuz bir nitelik değildir; aksine, bu ifade, kurumun toplumsal kapsayıcılık ilkesini ne denli benimseyip hayata geçirdiğinin güçlü bir göstergesidir. Bu yaklaşımı, Enstitü’yü yalnızca akademik başarılarıyla değil, aynı zamanda toplumsal duyarlılığı ve fırsat eşitliği yaratma misyonuyla da öne çıkaran bir değer olarak öne çıkarmaktadır.
Enstitüde eğitim süreci, sıradan dersliklerle sınırlı kalmayacak şekilde tasarlanmıştır; burada öğrenim, çok yönlü bir deneyim olarak ele alınmıştır. Zengin ve güncel kaynaklarla donatılmış kütüphaneler, modern laboratuvarlar, kapsamlı atölyeler ve çeşitli uygulama okulları, öğretmen adaylarının mesleki bilgi ve becerilerini derinlemesine geliştirmeleri için güçlü bir altyapı sunmuştur. Bu olanaklar sayesinde öğrenciler, teorik bilgiyi pratik deneyimle birleştirerek mesleki yeterliliklerini pekiştirme imkânı bulmuşlardır.
Enstitüde benimsenen “serbest okuma” anlayışı ise eğitim programını müfredatla sınırlı kalmaktan çıkararak öğrencileri daha geniş bir kültürel ve entelektüel dünyaya açmıştır. Öğrenciler, edebiyat, felsefe, sanat ve sosyal bilimler gibi farklı alanlarla iç içe bir öğrenim süreci yaşamak suretiyle derin ve çok yönlü bir kültürel birikim kazanmıştır. Bu yaklaşım, onların eleştirel düşünme, estetik duyarlılık ve yaratıcı problem çözme yetilerini geliştirmiştir.
Ayrıca resim-iş, müzik ve beden eğitimi bölümlerinin uzun süre tek merkez olarak faaliyet göstermesi, Enstitü’nün eğitimi salt akademik bilgi aktarımı olarak görmeyip, kültür ve sanatla bütünleşik bir perspektifle ele aldığının en somut göstergesidir. Bu bütünleşik yaklaşım sayesinde Enstitü, yalnızca öğretmen yetiştiren bir eğitim kurumu olmanın ötesine geçerek; şairler, yazarlar, müzisyenler ve düşünce insanları yetiştiren bir entelektüel merkez haline gelmiştir. Eğitim programının bu zenginliği ve çok yönlülüğü, Enstitü’yü Türkiye’nin kültürel ve akademik mirasına katkı sağlayan benzersiz bir kurum hâline getirmiştir.
Yaklaşık elli yıl boyunca 30 bini aşkın mezun veren Enstitü, yalnız sınıflara öğretmen göndermekle kalmamış; il milli eğitim müdürleri, müfettişler, okul yöneticileri ve yeni kurulan üniversitelere akademisyenler yetiştirmiştir. 1970’lere kadar Millî Eğitim Bakanlığı için fiilî bir danışma merkezi işlevi görmesi, kurumsal saygınlığının ve entelektüel ağırlığının göstergesidir. Ayrıca, 1940’larda kurulan Köy Enstitüleri modelinin düşünsel arka planında da bu kurumun pedagojik birikiminin etkileri hissedilmiştir.
Ne var ki hiçbir kurum tarihsel ve siyasal koşullardan bağımsız değildir. 1933 ve 1946 üniversite reformlarında akademik statüsünün yükseltilmemesi, ilerleyen yıllarda yapısal bir kırılganlık doğurmuştur. 1950’lerden sonra azalan kurumsal destek, 1960’lardan itibaren yoğunlaşan siyasal kamplaşmalar ve kadro sorunları, Enstitü’nün özgün dinamizmini zayıflatmıştır. 1980 sonrasında yükseköğretim sisteminde gerçekleştirilen yeniden yapılanma ile Enstitü’nün kurumsal kimliği sona ermiş; 1982’de kurulan Gazi Üniversitesi bünyesinde Gazi Eğitim Fakültesi olarak varlığını sürdürmeye başlamıştır.
Bugün geriye dönüp bakıldığında açıkça görülmektedir ki Gazi Eğitim Enstitüsü, Cumhuriyet’in eğitim hafızasıdır. O, yalnızca bir kurum değil; bir zihniyetin, bir öğretmen tipolojisinin ve bir toplumsal yükselme projesinin adıdır. Türkiye’nin eğitim tarihini anlamak, büyük ölçüde bu kurumu anlamaktan geçmektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Gazi Eğitim Enstitüsü, Türk eğitim tarihinde sıradan bir öğretmen okulu değil; Cumhuriyet’in insan yetiştirme idealinin kurumsallaşmış hâlidir. Bu kurum, öğretmeni salt bir kamu görevlisi olarak değil; toplumsal dönüşümün öncüsü, kültürel taşıyıcısı ve aydınlanma aktörü olarak konumlandırmıştır. Mesleği teknik yeterlilikle sınırlamayan bu anlayış, öğretmeni aynı zamanda düşünen, sorgulayan ve üreten bir entelektüel olarak tanımlamıştır.
Enstitü’nün başarısının temelinde güçlü bir eğitim felsefesi ile toplumsal sorumluluk bilincinin birleşimi yatmaktadır. Yoksul Anadolu çocuklarına sunduğu fırsat eşitliği, yalnız bireysel hayatları değiştirmekle kalmamış; Türkiye’nin kültürel ve kurumsal yapısına yön verecek kadroların yetişmesine zemin hazırlamıştır. Yaklaşık yarım asırlık süreçte yetişen on binlerce mezun, ülkenin dört bir yanında yalnız ders anlatmamış; bulundukları çevrelerin kültürel ve düşünsel iklimini de şekillendirmiştir.
Ancak kurumsal dönüşümünü zamanında gerçekleştirememesi ve siyasal dalgalanmalardan etkilenmesi, tarihsel sürekliliğini zayıflatmıştır. 1982 sonrasında üniversite çatısı altında varlığını sürdürmesi önemli olmakla birlikte, Enstitü’nün özgün pedagojik ruhunun bütünüyle korunabildiğini söylemek güçtür. Kurumları kalıcı kılan yalnızca binaları ya da adları değil; taşıdıkları zihniyet ve değerler bütünüdür.
Bugün öğretmen yetiştirme sistemimizi yeniden ele alırken bu tarihsel deneyim bize üç temel ilke sunmaktadır: bilimsellik, toplumsal sorumluluk ve kültürel derinlik. Niceliksel büyüme, bu ilkelerle desteklenmediği sürece niteliksel ilerleme sağlayamaz. Öğretmen yetiştirme, yalnız müfredat düzenlemesi meselesi değil; aynı zamanda bir medeniyet tasavvuru sorunudur.
Son tahlilde yapılması gereken, geçmişi nostaljik bir duyarlılıkla anmak değil; onun temsil ettiği eğitim anlayışını çağın gereklilikleriyle yeniden üretmektir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey, güçlü köklere sahip bir öğretmen yetiştirme geleneğini bilimsel akılla güncellemek ve geleceğe taşımaktır. Gazi Eğitim Enstitüsü’nün bıraktığı en kıymetli miras, tam da bu sorumluluk bilincidir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP