Bir İmzanın Estetiğinden Bir Vatanın Kaderine: Kim Bu “Öteki”?
Bugünlerde yine sınırların ötesinden yükselen; kökü dışarıda olup gürültüsü içeride yankılanan bir koro var: System of a Down (1994 yılında Kaliforniya’da kurulmuş Ermeni-Amerikan alternatif metal grubu). Kaliforniya’da aynı okulun sıralarından geçmiş, “metal” tınılarının arasına nefreti serpiştiren bu grup; ellerindeki gitarları adeta birer silaha, dillerini ise hakaret ambalajlı provokasyonlara dönüştürmektedir. Konser ekranlarına yansıttıkları o “katil” yaftası ise, gerçekte kendi cehaletlerinin ve aidiyet sancılarının bir dışavurumundan ibarettir.

Ancak biz, bu gürültünün ortasında sükûnetimizi koruyarak ve hafızamızın tozlu raflarını aralayarak şu soruyu sormalıyız: Sahi, biz kimiz?
Eğer bir “soykırım” mekanizması işletilmiş olsaydı; bugün her sabah göğsümüzü gere gere okuduğumuz İstiklal Marşı’nın o görkemli orkestrasyonunda Edgar Manas’ın parmak izi olur muydu? 1912’den 1933’e kadar İstanbul Konservatuvarı’nda bu toprakların çocuklarına nota öğreten Manas, Cumhuriyet’in ilk kadın korosunu kurarken “öteki” miydi; yoksa bu vatanın bizatihi kendisi mi?
Mesele yalnızca notalarda da değildir. Cumhuriyet’in kurucusunun, o vakur ve kararlı “K. Atatürk” imzasının kıvrımlarında, Robert Kolej’in unutulmaz hocası Hagop Vahram Çerçiyan’ın estetik anlayışı saklıdır. Bir liderin imzasını bir Ermeni vatandaşına emanet etmesi, yalnızca bir güven meselesi değil; aynı zamanda bir medeniyet tasavvurudur. O imza, ayrıştırılmak istenen iki halkın aslında aynı mürekkeple yoğrulduğunun nişanesidir.
Tarih, yalnızca savaşanların değil; “bir” olabilenlerin de yazgısıdır. Agop Martayan Dilaçar, Kafkas Cephesi’nde mücadele ederken de Türk Dil Kurumu’nun koridorlarında Türkçenin köklerini araştırırken de bu topraklara aitti. Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat verdiği “Dilaçar” soyadı, bir dilin anahtarını bir Ermeni aydınına teslim etmenin göstergesi olan büyük bir özgüveni yansıtmaktadır.
Peki ya Berç Keresteciyan Türker? Millî Mücadele’nin en karanlık günlerinde, Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı için en büyük bağışı yapan, Anadolu’ya gizlice ilaç taşıyan o ruhu hangi “diaspora” söylemi silebilir?
Belki de en acısı şudur: 1982’de ASALA terörü Esenboğa Havalimanı saldırısı sırasında masumları katlederken, Taksim Meydanı’nda kendini ateşe veren Artin Penik’i nereye koyacağız? “Vatanım için yüz bin defa yine yaparım” diyen o 61 yaşındaki yürek, bugün Avrupa başkentlerinde Türkiye’yi karalayan çevrelerce neden görmezden gelinmektedir? Penik, bedenini ateşe verirken aslında şu gerçeği haykırıyordu: Biz biriz; bizi ayıramazsınız.
Adolf Hitler’in zulmünden kaçan çok sayıda Yahudi bilim insanının Oxford Universitesi ya da Harvard Universitesi yerine Atatürk Türkiye’sini tercih etmesi bir tesadüf müydü? Soykırımdan kaçan insanların, başka bir “soykırımcıya” sığınması akla ve mantığa sığar mı? Elbette hayır. Onlar, sığındıkları yerin bir “vicdan adası” olduğunu biliyorlardı.
System of a Down ve benzerleri nefret söylemlerini sürdürsün; bizim panzehirimiz Ara Güler’in objektifinden yansıyan İstanbul, Onno Tunç’un bestelerindeki hüzün ve Toto Karaca’nın sahnelerindeki neşedir.
Ermeni vatandaşlarımız bu ülkenin “misafiri” değil, asli unsurlarındandır. İstiklal Marşı’ndaki her nota, Atatürk’ün imzasındaki her kavis bunun şahididir. Tarihi; nefret odaklarından değil, bu toprağa emeğini, hayatını ve sanatını katan insanların hikâyelerinden okumalıyız.
Çünkü biz, ayrıştıkça değil; paylaştıkça “biz” olduk.
1915 Olayları Dokümanı: İçeriği ve Temel Argümanı
Bu doküman, 1915 olaylarını, “Ermeni Sorunu”nun tarihsel arka planını ve bu süreçte haksız yere idam edildiği savunulan Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in hikâyesini ele almaktadır. Metnin temel savı; 1915 Tehcir Kararı’nın bir soykırım amacı taşımadığı, devletin kendini savunma ve güvenlik gerekçeleriyle aldığı zorunlu bir göç kararı olduğu yönündedir.
Dokümanın ana başlıkları şu şekilde özetlenebilir:
- 24 Nisan 1915: Bu tarihin bir soykırım başlangıcı değil; devlete karşı isyan hazırlığında olduğu belirtilen Ermeni komitelerinin lider kadrolarının tutuklandığı bir iç güvenlik operasyonu olduğu ifade edilmektedir.
- Tehcir (Sevk ve İskân): Savaş koşullarında ordunun hareketini engellediği ve düşmanla iş birliği yaptığı ileri sürülen gruplara karşı alınmış “geçici bir savunma önlemi” olarak tanımlanmaktadır.
- Uygulama: Göçün tüm Ermenileri kapsamadığı; suça karışmayanların, yaşlıların, yetimlerin ve bazı mezheplerin muaf tutulduğu; göç edenlerin iaşe ve güvenliklerinin devlet güvencesine alındığı belirtilmektedir. Sorunun kökeninin 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na dayandığı; Rusya, İngiltere ve Fransa gibi devletlerin Osmanlı’yı zayıflatmak amacıyla Ermenileri kullandığı ileri sürülmektedir.
- Büyük Ermenistan ideali: Hınçak ve Taşnak gibi örgütlerin, dış destekle Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurma amacıyla isyanlar çıkardığı ifade edilmektedir. Ermeni diasporasının “2 milyon ölü” iddiasının gerçeği yansıtmadığı; Osmanlı kayıtlarına göre toplam Ermeni nüfusunun yaklaşık 1,3 milyon olduğu belirtilmektedir. Kayıpların tek taraflı olmadığı; salgın hastalıklar, açlık ve savaş koşulları nedeniyle hem Ermenilerin hem de Müslümanların büyük kayıplar verdiği vurgulanmaktadır.
- Mavi Kitap: İngilizler tarafından savaş propagandası amacıyla hazırlandığı iddia edilen bir yayın olarak değerlendirilmektedir.
- Malta Yargılamaları: Bu kapsamda tutuklanan Osmanlı yöneticilerinin, yeterli kanıt bulunamadığı gerekçesiyle serbest bırakıldığı ifade edilmektedir. Damat Ferit Paşa (1853- 6 Ekim 1923), Karadağ asıllı Osmanlı diplomatı ve devlet adamıdır) döneminde kurulan mahkemede Mehmet Kemal Bey’in (Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey (1884-1919) “günah keçisi” ilan edilerek idam edildiği ileri sürülmektedir. Kemal Bey’in idam öncesi sözlerinin vatanseverlik içerdiği ve 1922’de TBMM tarafından “Millî Şehit” ilan edildiği belirtilmektedir. Prof. Dr. Bernard Lewis ve Stanford Shaw gibi tarihçilerin “soykırım niyeti ve kanıtı olmadığı” yönündeki görüşlerine yer verilmekte; Hovhannes Kajaznuni ’nin (Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti Başbakanı, 1018-1919) değerlendirmelerine atıf yapılmaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Bu çalışma, 1915 olaylarını yalnızca kronolojik vakalar veya belge yığınları olarak değil; ortak yaşam kültürü, aidiyet ve toplumsal hafıza bağlamında bütüncül bir perspektifle ele almayı amaçlamaktadır. Yazı boyunca ortaya konulan temel yaklaşım; söz konusu hadiselerin bir “soykırım” olarak tanımlanmasından ziyade, dönemin Birinci Dünya Savaşı koşulları içerisinde devletin bekasını korumaya yönelik zorunlu bir güvenlik ve sevk politikası çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği yönündedir.
Bu süreçte yaşanan kayıpların tek taraflı olmadığı ve “karşılıklı acı” gerçeğinin tarihsel bir olgu olarak kabul edilmesinin, adil bir hafıza inşası açısından elzem olduğu vurgulanmaktadır.
Araştırmanın dikkat çeken bir diğer boyutu, meselenin uluslararası siyaset ve propaganda mekanizmaları üzerinden analiz edilmesidir. Malta Yargılamaları ve Mavi Kitap gibi başlıklar, dönemin siyasi atmosferinin ve büyük güçlerin Osmanlı coğrafyasına yönelik stratejik müdahalelerinin anlaşılması bakımından belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu durum, tarihsel anlatıların yalnızca arşiv belgeleri üzerinden değil, aynı zamanda küresel güç dengeleri çerçevesinde de şekillendiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Çalışmanın özgün yönlerinden biri, tarihsel tartışmanın kültürel birlikteliği simgeleyen somut örneklerle dengelenmesidir. Edgar Manas, Agop Martayan Dilaçar, Hagop Vahram Çerçiyan ve Artin Penik gibi şahsiyetlerin Türkiye’nin kültürel, siyasal ve bilimsel gelişimine sundukları katkılar; “öteki” kavramının tarihsel bir zorunluluktan ziyade, dışsal etkilerle üretilmiş bir ayrışma olduğunu düşündürmektedir.
Sonuç olarak bu metin, 1915 olaylarına ilişkin yerleşik söylemlere karşı yerel ve millî hafızayı merkeze alan alternatif bir bakış açısı sunmaktadır. Böylesine çok katmanlı ve tartışmalı bir konunun bilimsel zeminde değerlendirilebilmesi; farklı kaynakların, uluslararası literatürün ve karşıt görüşlerin analitik bir süzgeçten geçirilmesini gerekli kılmaktadır.
Bu bağlamda çalışma, ortaya koyduğu argümantasyon ile okuyucuyu indirgemeci yaklaşımlardan uzaklaşmaya ve tarihsel verileri toplumsal hafıza ile siyasal bağlam içerisinde yeniden okumaya davet etmektedir. Ortak geçmiş vurgusuyla şekillenen bu perspektif, hem akademik tartışmalara katkı sunmayı hem de geleceğe yönelik daha sağlıklı bir toplumsal barış zemininin oluşmasına imkân sağlamayı hedeflemektedir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM-Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP