YAZARLAR

22 Mart 2026 Pazar, 00:00

Bir Çocuğun Gözyaşı ve Kıyametin Sessizce Yaklaşması

Kur’an, kıyameti anlatırken insanı yalnızca gelecekte yaşanacak bir felaket hakkında bilgilendirmez; aynı zamanda insan bilincini sarsan derin bir yüzleşmeye davet eder. “Güneşin dürülmesi”, “yıldızların sönmesi”, “dağların yürütülmesi” gibi tasvirler, insan aklının alışık olduğu düzenin bütünüyle çözülmesini ifade eder. Zaman, mekân, güç ve güven duygusu anlamını yitirir. İnsan, kendisini ayakta tuttuğunu sandığı bütün dayanakların bir anda yok olduğunu görür ve mutlak kudret karşısında ne denli aciz olduğunu iliklerine kadar hisseder.

Ancak Kur’an’ın asıl çarpıcılığı, bu devasa kozmik yıkımı anlatmakla yetinmemesindedir. Tam tersine, insanı asıl sarsacak olan ahlaki hakikati bu sahnelerin tam ortasına yerleştirir. Çünkü ilahi bakışta değer, büyüklükle değil; masumiyetle ölçülür. Dağlar yerinden sökülebilir, gökler parçalanabilir, denizler taşabilir; fakat bunların hiçbiri, masum bir çocuğun gözünden süzülen tek bir damla yaş kadar önemli ve ağır değildir.

İşte burada dikkat çekilen ahlaki kırılma ortaya çıkar: İnsan, kıyameti çoğu zaman göklerde arar; oysa Kur’an, onu insanın vicdanına indirmiştir. Kozmik yıkım yalnızca bir arka plandır. Asıl hesap, insanın insana ne yaptığıdır. Bir çocuğun incinmiş kalbi, ilahi terazide evrenin altüst oluşundan çok daha belirleyici bir anlam taşır. Çünkü Allah katında en büyük yıkım, maddenin çöküşü değil; merhametin yok oluşudur.

Bu nedenle Kur’an’ın kıyamet dili, yalnızca korkutmak için değil; insanı ahlaki bir sorumluluğa uyandırmak için vardır. Mesaj açıktır: Evren yıkılmadan önce vicdan yıkılmışsa, kıyamet zaten başlamıştır. Ve eğer bir çocuk ağlıyorsa, göklerin ayakta kalmasının hiçbir anlamı yoktur.

Bu ifade, ilk bakışta güçlü bir edebi benzetme gibi görünse de, özünde imanın merkezine yerleştirilmiş ahlaki bir hakikati dile getirir. Çünkü burada söylenen şey, duygu yüklü bir sözden ibaret değildir; Allah’ın insanlığa yüklediği sorumluluğun özünü hatırlatan bir çağrıdır. Kur’an’ın bütün ahlaki öğretisinin kalbinde şu ilke yer alır: Değer, güçte değil; masumiyettedir.

Allah katında asıl yıkım, dağların yerle bir olması, şehirlerin harabeye dönmesi ya da evrenin düzeninin bozulması değildir. Bunlar, ilahi kudret için bir “ol” emri kadar basittir. Asıl yıkım, Allah’ın insana emanet ettiği fıtratın zedelenmesidir. Masumiyet, bu fıtratın en saf hâlidir ve özellikle çocuklarda tecelli eder. Bir çocuğun kalbi kırıldığında, yalnızca bir birey incinmiş olmaz; insanlığın merhametle kurduğu ortak ahlaki zemin de çöker.

Evrenin düzeni bozulabilir; yıldızlar sönebilir, dağlar savrulabilir. Fakat bunlar, ilahi adalet açısından geri döndürülebilir fiziksel olaylardır. Oysa masumiyetin incitilmesi, insanın kendi eliyle işlediği bir yıkımdır. Bu yıkım gökyüzünde değil, insanın içinde gerçekleşir. İşte bu yüzden bir çocuğun kalbinin kırılması, kâinattaki en büyük sarsıntılardan bile daha derin bir anlam taşır.

Bir çocuğun gözyaşı, yalnızca bireysel bir acının değil; ihmal edilmiş bir vicdanın, suskun kalmış bir toplumun ve görevini unutmuş bir insanlığın tanığıdır. Çocuk ağladığında, aslında ağlayan insanlığın kendisidir. Çünkü merhametin kaybolduğu yerde düzen kalmaz; adalet ayakta duramaz; iman ise sözde kalır.

Bu nedenle bu ifade, okuyucuya şu soruyu sordurur: Eğer masumun kalbi kırılıyorsa, dağların yerinde durmasının ne anlamı vardır?

İşte iman tam da burada başlar. Ritüellerde değil; kırık bir kalbi onarma sorumluluğunda. Vicdan tam da burada devreye girer: Gücün değil, mazlumun yanında durabildiğimiz yerde. İnsanlık düzeni ise ancak çocukların masumiyeti güvende olduğu sürece ayakta kalabilir.

Kur’an’ın cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesini özellikle ve ısrarla gündeme getirmesi, basit bir tarih anlatımı değildir. Bu vahşet, insanlığın ne kadar dibe vurabileceğini gösteren en çıplak, en savunmasız zulüm biçimidir. Çünkü burada hedef alınan, kendini savunamayan, söz söyleyemeyen ve kaderi başkalarının ellerine bırakılmış bir masumiyettir. Kur’an, bu sahneyi hatırlatarak insanlığa şunu öğretir: Zulüm, en çok güçsüz olana yöneldiğinde, ilahi adalet nazarında en ağır suç hâline gelir.

Kız çocuğu, hem çocuk olması hem de toplum içinde savunmasız olması nedeniyle iki kat savunmasızdır. Cahiliye devrinde,  onu toprağa gömen el, aslında yalnızca bir bedeni değil; merhameti, vicdanı ve insan olma onurunu da gömmüştür. Bu yüzden Kur’an, bu suçu anlatırken öfkeyle sorar, hesap sorar ve vicdanları ayağa kaldırır. Çünkü bu zulüm, Allah’ın insana yüklediği emanet bilincinin bütünüyle yok sayılmasıdır.

Ancak bu anlatı, insanı geçmişin karanlık sayfalarında bırakmak için değildir. Aksine, Kur’an’ın en sarsıcı yönü tam da burada ortaya çıkar: Tarihi bugüne bağlar. İnsanların omuzlarına ağır bir sorumluluk yükler ve yüzüne şu acı gerçeği çarpar: Zulüm biçim değiştirir; fakat zihniyet değişmezse suç devam eder.

Dün kız çocuklarını diri diri toprağa gömen zihniyet ile bugün çocukların masumiyetini kirleten zihniyet, aynı ahlaki çürümenin farklı suretleridir. Dün toprak vardı, bugün başka karanlıklar vardır. Dün sessiz çığlıklar kumların altında kaldı; bugün ise çoğu zaman duvarların, ekranların ve suskunlukların ardında kayboluyor. Ancak ilahi adalette ölçü değişmez: Masumiyetin yok edilmesi, hangi çağda olursa olsun aynı ağırlıktadır.

Bu yüzden Kur’an’ın bu hatırlatması yalnızca bir lanetleme değil; yaşayan herkes için bir uyarıdır. Eğer bir toplum çocukları koruyamıyorsa, eğer masumiyet kirleniyorsa, o toplum geçmişi kınasa bile aynı suça farklı bir adla ortak oluyor demektir. İşte tam da bu noktada Kur’an, insanı rahatsız eder. Çünkü rahatsız etmeyen bir hakikat, sorun olarak görülmez.

Bu anlatının sorduğu soru bugün de geçerlidir: Bugün hangi masumiyetler toprağa gömülüyor ve biz hangi sessizliklerle buna razı oluyoruz?

Zaman değişmiştir, yöntemler değişmiştir; fakat suç aynıdır. İnsanlık teknolojiyle ilerlemiş, şehirler büyümüş, hukuk metinleri kalınlaşmıştır; ancak vicdan ilerlemediğinde zulüm yalnızca şekil değiştirir. Dün kumların altına gömülen masumiyet, bugün kimi zaman kapalı kapılar ardında, kimi zaman güç, para ve nüfuzun koruduğu karanlık ağların içinde yok edilmektedir. Bu nedenle kötülük, sadece ilkel olduğu için değil; örgütlü ve gizlenebilir hâle geldiği için daha da ürkütücüdür.

İşte bu noktada kıyamet kavramı, yalnızca gelecekte kopacak kozmik bir felaket olmaktan çıkar. Kıyamet, Kur’an’ın diliyle, ahlaki düzenin çöküşüdür. Epstein olayı gibi vakalar, bu çöküşün modern dünyadaki en sarsıcı örneklerindendir. Gücün, paranın ve itibarlı isimlerin ardına saklanan bir sistem içinde çocukların masumiyetinin sistematik biçimde yok edilmesi bize şunu gösterir: Gökyüzü ve dağlar yerinde dururken de dünya cehenneme dönebilir.

Bir çocuğun masumiyeti her yok edildiğinde, aslında küçük bir felaket yaşanır. Çünkü zarar gören sadece bir çocuk değildir; adalet duygusu zedelenir, güven sarsılır ve toplumun ahlaki yapısı çatlamaya başlar. Bazen felaketin işareti gökyüzünde değil, sessizliğe gömülen çocuklarda görülür. Konuşamayan, korkudan içine kapanan her çocuk, insanlığın vicdanına tutulan acı bir aynadır.

Bu tür olaylar bize acı bir gerçeği hatırlatır: Kötülük çoğu zaman bireysel değil, kolektif bir suskunluğun ürünüdür. Görmezden gelinen her işaret, geçiştirilen her ihbar ve “üstü kapatılan” her dosya, kıyameti biraz daha erkene çeker. Çünkü ilahi adaletin terazisinde, suç kadar suça göz yummak da ağırdır.

Bu nedenle kıyameti yalnızca göklerin yarılmasıyla beklemek büyük bir yanılgıdır. Eğer çocuklar korunamıyorsa, eğer masumiyet pazarlık konusu hâline gelmişse, eğer güçlüler hesap vermiyorsa; kıyamet çoktan başlamıştır. Belki güneş hâlâ doğuyordur, ama insanlığın içindeki ışık sönmeye yüz tutmuştur.

Ve asıl soru şudur: Göklerin yıkılmasını mı bekliyoruz, yoksa çocukların yıkılan dünyasını onarmaya cesaretimiz yokmu?

Bu noktada Hz. Peygamber’in hayatından aktarılan sade ama sarsıcı bir sahne, bütün bu anlatının kalbine ışık tutar. Bir çocuğun kuşu ölür. Küçük bir canlının kaybı, yetişkinlerin dünyasında çoğu zaman önemsiz bir ayrıntı olarak görülür. Oysa Allah Resûlü için mesele sadece kuşun ölmesi değil, asıl olan bir çocuğun kalbinin incinmiş olmasıdır. Bu nedenle eğilir, çocuğun dünyasına bakar; onun evine gider, onunla konuşur, acısını ciddiye alır ve teselli eder.

Bu davranış, merhametin teorisi değil; yaşanmış hâlidir. Hz. Peygamber, kâinatın efendisi olmasına rağmen bir çocuğun hüznünü küçümsemez. Çünkü o, bir çocuğun kalbinde kopan fırtınanın, dağların yerinden oynamasından daha ağır olduğunu bize sözle değil, yaşantısıyla öğretir. Bu nedenle bu sahne, yalnızca duygusal bir hatıra değil; imanın ölçüsünü belirleyen bir mihenk taşıdır.

İşte gerçek dindarlık budur: Gücü değil, merhameti merkeze almak… Büyüğü değil, masumu öncelemek…

İman tam da burada sınanır. Namazın, orucun, sözlerin ve sloganların ötesinde; kırık bir kalbin yanında durabilme cesaretinde sınanır. Çünkü Allah’ın gazabını çeken şey, dağların yerinden oynaması değildir. Dağlar O’nun emriyle oynar, gökler O’nun emriyle yarılır. Asıl gazabı çeken, insanın vicdanını yerinden oynatan zulümdür.

Bu nedenle inanç, yalnızca dilde kalan bir ritüel olamaz. İnanç, ağır bir sorumluluktur. Masumu koruma ahlakıdır. Güçsüzün elinden tutma iradesidir. Haksızlık karşısında susmamayı göze alabilmektir. Eğer bir toplumda çocuklar ağlıyor, ama yetişkinler duymuyorsa; orada iman bir şekle indirgenmiş, zafiyete uğramış demektir.

Ve eğer bir dünya, masumun gözyaşını görmezden geliyorsa, o dünya zaten kendi kıyametini yaşamaya başlamıştır. Güneş yerinde durabilir, gökler yıkılmayabilir; ancak vicdan çöktüyse, kıyamet çoktan başlamıştır.

Belki de asıl soru şudur: Kıyameti mi bekliyoruz, yoksa her gün sessizliklerimizle, ihmallerimizle ve korkularımızla onu biraz daha kendimiz mi inşa ediyoruz?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca geleceğimizi değil; insanlığımızı da belirleyecektir.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)