Ankara: Bir Bozkır İnadının ve Millî Şuurun Tezahürü
Değerli okurlarımız, yazımıza Ankara aşığı Dr. Necati Yalçın hocamıza, bu kıymetli şehir üzerine kaleme aldığı eserler, düşünsel kitapları ve ortaya koyduğu yüksek etkili akademik katkıları dolayısıyla teşekkür ve tebriklerimizi sunarak başlıyorum…
Türk edebiyatının ve düşünce dünyasının köşe taşlarından biri olarak kabul edilen Yahya Kemal Beyatlı'nın (2 Aralık 1884, Üsküp - 1 Kasım 1958, İstanbul) Ankara’ya dair o meşhur, bir o kadar da tartışmalara açık ifadesi, yüzeyde bir şehir tasviri gibi görünse de derinlikte çok katmanlı bir zihniyet ayrışmasını barındırır. Bu söz, yalnızca estetik bir beğeni meselesi değil; aynı zamanda tarih, medeniyet ve kimlik üzerine kurulu iki farklı bakışın karşı karşıya gelişidir. Zira Yahya Kemal’in temsil ettiği “devamlılık” fikri, İstanbul merkezli bir kültürel hafızaya yaslanırken; Ankara, Cumhuriyet’le birlikte inşa edilen yeni bir iradenin, yeni bir başlangıcın sembolü hâline gelmiştir.
Burada dikkat çekici olan husus, büyük sanatkârların dahi zaman zaman kendi iç dünyalarının, yetiştikleri kültürel iklimin ve estetik kabullerinin sınırlarını aşmakta zorlanabilmeleridir. Yahya Kemal’in Ankara’ya yönelik mesafeli duruşu da bu bağlamda okunmalıdır. Onun gözünde Ankara, bir “eksiklik” üzerinden tanımlanırken; aslında o eksiklik, eski ile yeninin henüz tam anlamıyla uzlaştırılamamış olmasından kaynaklanır. Bu da bize şunu gösterir: Deha, her zaman mutlak bir kavrayış anlamına gelmez; bilakis kimi zaman kendi duyarlılıklarının içinde sınırlı kalabilir.
Ne var ki Ankara’yı yalnızca bir şairin sitemiyle değerlendirmek, meseleyi fazlasıyla daraltmak olur. Çünkü Ankara, coğrafi bir mekân olmanın ötesinde, bir milletin kaderini yeniden tayin ettiği bir iradenin merkezidir. O, yokluk içinde varlık kurmanın, dağınıklık içinde düzen tesis etmenin ve geçmişin mirasıyla geleceğin tasavvurunu aynı potada eritmenin adıdır. Bu yönüyle Ankara, estetikten ziyade etik bir duruşun; hatıradan ziyade istikbalin şehridir.
Dolayısıyla Yahya Kemal’in ifadesi, bir hakikatin bütünü değil, ancak bir veçhesi olarak okunmalıdır. Ankara’yı anlamak için ise tek bir bakış açısına değil; tarihsel, sosyolojik ve kültürel boyutları birlikte ele alan daha kuşatıcı bir perspektife ihtiyaç vardır. Çünkü Ankara, bir şehrin ötesinde, bir fikrin, bir mücadelenin ve nihayetinde bir yeniden doğuşun adıdır.
Ankara’yı yalnızca “İstanbul’a dönüşün bir merhalesi” olarak sevmek yahut bu çerçevede anlamlandırmak, aslında bu şehrin tarihsel misyonunu ve taşıdığı kurucu iradeyi eksik okumak anlamına gelir. Çünkü bu yaklaşım, Ankara’yı bir “ara durak” gibi görürken; onun bizzat bir başlangıcın, bir kopuşun ve aynı zamanda bir yeniden inşanın merkezi olduğunu göz ardı eder. Oysa bu kadim bozkır, yüzeyde sade ve mütevazı görünse de derinlerinde son derece güçlü bir idrak ve diriliş hamlesi barındırır.
İstanbul’un medeniyetimizin hafızası olduğu hususunda elbette tereddüt yoktur. O şehir, asırlar boyunca yoğrulmuş estetiğin, mimarinin, musikinin ve imparatorluk tecrübesinin adeta kristalize olmuş hâlidir. Lakin tam da bu sebeple bir “tamamlanmışlık” hissi verir. Ankara ise bunun karşısında henüz tamamlanmamış olanın, inşa hâlindeki bir idealin ve geleceğe dönük bir tasavvurun şehridir. Burada mesele birini diğerine üstün kılmak değil; aksine her birinin temsil ettiği tarihsel ve düşünsel zemini doğru okumaktır.
Bu bağlamda Yahya Kemal Beyatlı’nın “Ezansız Semtler” makalesinde dile getirdiği aidiyet kaygısı, yalnızca mekânsal bir değişimin değil; çok daha derin bir zihinsel dönüşümün ifadesidir. Onun tedirginliği, aslında bir medeniyet formunun çözülmesiyle yerine neyin ikame edileceğine dair belirsizlikten beslenir. Bu, ferdî bir hassasiyet olmanın ötesinde, bir dönemin müşterek ruh hâlini yansıtır. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken husus şudur: Her büyük dönüşüm, beraberinde bir boşluk hissi ve kimlik arayışı getirir.
Nitekim Yahya Kemal’in “ezansız” olarak nitelendirdiği o semtler, zamanla bambaşka bir anlam dünyasının taşıyıcısı hâline gelmiştir. O semtlerin çocukları, artık sadece geçmişin mirasıyla değil; aynı zamanda bilimin, sanatın ve düşüncenin evrensel diliyle yoğrularak yeni bir kimlik inşa etmişlerdir. Nitekim Yahya Kemal, bu dönüşümün güven verici bir istikamete yöneldiğini gördükten sonra söylediği “Merkez Ankara oldukça, İstanbul başını yastığa koysun mışıl mışıl uyusun” sözü, aslında bu yeni düzenin denge kurucu rolünü vurgular. Ankara’nın ortasında yükselen üniversiteler, kütüphaneler ve kültür kurumları bu yeni kimliğin somut tezahürleridir. Burada kurulan düzen, yalnızca bir idari merkez olmanın ötesinde, Cumhuriyet’in aklî ve ilmî temellerinin atıldığı güvenli bir zemin olmuştur.
Dolayısıyla Ankara’yı anlamak, onu bir nostalji eksikliği üzerinden değerlendirmekle değil; taşıdığı kurucu iradeyi, modernleşme hamlesini ve yeni insan tipini kavramakla mümkündür. Bu şehir, geçmişten kopuşun değil; geçmişi farklı bir terkiple geleceğe taşıma çabasının adıdır. Ve belki de asıl mesele, o bozkırın ortasında filizlenen bu sessiz ama derin dönüşümü hakkıyla idrak edebilmektir.
Bugün Gazi Üniversitesi’nin koridorlarından çıkıp Ankara’nın o kendine has, gri ama vakur sokaklarına baktığımızda karşımıza çıkan manzara, salt bir şehircilik tasavvurunun ürünü değildir. Bu görüntü, mimari bir planın ötesinde; tarihin en çetin imtihanlarından birinin, Kurtuluş Savaşı’nın çelikten iradesinin mekâna sinmiş hâlidir. Ankara’nın her taşı, her caddesi, her sade silueti; bir milletin varlık-yokluk çizgisinde verdiği haysiyet mücadelesinin sessiz ama derin birer şahididir.
Bu şehirdeki sadelik çoğu zaman yanlış anlaşılır. Oysa bu sadelik, bir eksikliğin değil; bilakis bir tercihin, bir karakterin tezahürüdür. Ankara’nın gösterişten uzak duruşu, onun kurucu ruhuyla doğrudan irtibatlıdır. Çünkü burada inşa edilen şey yalnızca binalar değil; bir devlet aklı, bir bağımsızlık şuuru ve yeni bir insan tipidir. Bu nedenle Ankara’yı anlamak, estetik beklentilerle değil; tarihsel derinlik ve kurucu irade perspektifiyle mümkündür.
Nitekim Yazar Buket Uzuner’in(d. 3 Ekim 1955, Ankara), babasına atfedilen o veciz ifade, meseleyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyar: “Ankara olmasa İstanbul’a şimdi pasaportla girecektiniz!” Bu cümle retorik bir abartıdan ziyade, tarihsel bir hakikatin veciz bir formülasyonudur. Zira Ankara, sadece bir başkent değil; aynı zamanda bağımsızlığın stratejik merkezi, direnişin karargâhı ve yeni devletin kurucu iradesinin tecelligâhıdır.
Bu bakımdan Ankara’yı bir sade bir “ikametgâh” olarak görmek onu sıradanlaştırmak olur. O, bir “istiklal garantisi”dir; çünkü burada alınan kararlar, verilen mücadeleler ve inşa edilen kurumlar bir milletin kaderini tayin etmiştir. Ankara’nın gri tonları, aslında bu büyük mücadelenin vakarını taşır. Ve belki de bu yüzden bu şehir kendini bağırarak değil; derin bir sükût içinde, ama sarsılmaz bir anlamla ifade eder.
Edebiyat dünyamızın büyük isimlerinin şahsi kırgınlıkları, estetik tercihleri yahut dönemsel sitemleri zamanla tarihin tozlu sayfaları arasında yerini alabilir. Bu tabii bir seyirdir. Ancak Ankara’nın temsil ettiği o “yoktan var olma” kudreti, hiçbir edebî polemiğin içine hapsedilemeyecek kadar sahici ve kurucudur. Zira burada söz konusu olan bir beğeni meselesi değil; doğrudan doğruya bir varoluş hamlesidir. Kurtuluş Savaşı’nın en çetin şartları altında filizlenen bu irade, yalnızca askerî bir zaferle sınırlı kalmamış; aynı zamanda yeni bir devletin, yeni bir toplumun ve yeni bir zihniyetin inşasına zemin hazırlamıştır.
Ankara’yı anlamak, onun coğrafyasına bakmakla değil; taşıdığı bu kurucu ruhu idrak etmekle mümkündür. Bu bozkır ilk bakışta sade ve sert görünebilir; fakat o sadeliğin altında ilimle, sanatla ve Cumhuriyet fikriyle yoğrulmuş derin bir dönüşüm saklıdır. Üniversiteleriyle, kültür kurumlarıyla ve düşünce hayatıyla Ankara, geçmişten devralınan mirası sadece muhafaza eden değil; onu yeniden yorumlayarak geleceğe taşıyan bir merkez hâline gelmiştir. Bu yönüyle Ankara donmuş bir hatıra değil; sürekli inşa hâlinde olan bir medeniyet tasavvurudur.
Dolayısıyla Ankara’yı sevmek yalnızca onun sokaklarını, caddelerini ya da manzarasını sevmek anlamına gelmez. Ankara’yı sevmek; bir milletin kendi kaderini tayin etme azmine, bağımsızlık uğruna gösterdiği kararlılığa ve yokluk içinden doğurduğu imkâna duyulan hayranlıktır. Bu sevgi, romantik bir şehir bağlılığından ziyade tarihsel bir bilince ve ortak bir ideale yaslanır.
Unutulmamalıdır ki İstanbul, asırların biriktirdiği ihtişamla bir rüyayı andırır; fakat o rüyayı mümkün kılan uyanıklık işte bu bozkırda, Ankara’da vücut bulmuştur. Biri hafızanın zarafeti ise diğeri iradenin hakikatidir. Ve bir millet ancak bu ikisini birlikte taşıyabildiği ölçüde hem köklü hem de diri kalabilir.
Sonuç ve Değerlendirme
Sonuç itibarıyla mesele, Ankara ile İstanbul arasında basit bir tercih yapmak değil; bu iki şehrin temsil ettiği tarihsel ve zihinsel katmanları doğru bir terkiple kavrayabilmektir. İstanbul, asırların süzgecinden geçmiş bir medeniyet birikiminin estetik zirvesi olarak hafızayı temsil ederken; Ankara Kurtuluş Savaşı sonrasında şekillenen kurucu iradenin, aklın ve yeniden inşa kudretinin somutlaştığı merkezdir. Bu yönüyle biri “hatırlatan”, diğeri “kuran” bir karakter taşır.
Değerlendirme noktasında şu hususun altını çizmek gerekir: Ankara’ya yönelik eleştirilerin önemli bir kısmı, onu kendi bağlamı dışında, daha çok estetik ve nostaljik ölçütlerle değerlendirme eğiliminden doğar. Oysa Ankara bir “tamamlanmışlık” değil, bilinçli bir “inşa hâli”dir. Bu da onun değerini azaltmaz; aksine dinamik ve kurucu bir karakter kazandırır. Burada şekillenen düşünce hayatı, bilimsel üretim ve kültürel birikim, Cumhuriyet’in sürekliliğini temin eden asli unsurlar arasında yer alır.
Nihayetinde Ankara’yı anlamak ve sevmek, bir şehre duyulan sıradan bir aidiyetin ötesine geçer. Bu, bir milletin kendi kaderine sahip çıkma iradesini, yokluk içinden varlık üretme kudretini ve geleceği bilinçle kurma azmini idrak etmek demektir. İstanbul’un rüya oluşu ne kadar hakikiyse, Ankara’nın o rüyayı mümkün kılan uyanıklık oluşu da o denli vazgeçilmezdir. Bu iki tecrübe birlikte düşünüldüğünde, Türk milletinin hem köklerine bağlı hem de istikbale yürüyen bütüncül karakteri daha berrak bir şekilde ortaya çıkar.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM-Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP