YAZARLAR

07 Ocak 2026 Çarşamba, 00:00

ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi: Gücün Hukuku, Hukukun Gücü ve Türkiye’nin Okuması

ABD’nin Venezuela’ya doğrudan askerî müdahalesi, yalnızca bir Latin Amerika krizini değil, Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin sarsıldığını ve yön değiştirdiğini gösteren sembolik bir olaydır. Tartışılması gereken asıl konu, Maduro’nun şahsı veya rejimin niteliği değil; güçlü bir devletin uluslararası hukuku kendi iç hukukunun bir uzantısı hâline getirip getiremeyeceğidir. ABD’nin fiilî mesajı açıktır: Suçu ben tanımlarım, yargıyı ben kurarım, zor kullanma yetkisini de kendimde görürüm. Bu yaklaşım, *Vestfalya’dan bu yana egemenlik ilkesine dayanan uluslararası sistemin ruhuna doğrudan meydan okumaktadır.


Latin Amerika bağlamında bu tablo geçmişin devamıdır. Guatemala’dan Şili’ye, Panama’dan Nikaragua’ya uzanan müdahale hafızası bölgede silinmemiştir. Bugün hedef Maduro ise, yarın başka bir lider veya “yeterince uyumlu davranmayan” bir müttefik hedef olabilir. Bu nedenle bölgedeki tepkiler ideolojik değil, tarihsel bir refleks niteliğindedir. Sonuç olarak, Latin Amerika’da stratejik otonomi arayışı hızlanmakta ve bölge Rusya’nın askerî, Çin’in ekonomik ve İran’ın asimetrik nüfuz alanlarına daha açık hâle gelmektedir. ABD, kendi arka bahçesinde rakiplerine boş alan yaratmaktadır.

Uluslararası hukuk açısından mesele daha da kritiktir. Eğer insan hakları, demokrasi veya narko-terörizm gibi gerekçeler tek taraflı askerî müdahaleye haklılık kazandırırsa, hukuk normlar bütünü olmaktan çıkar ve güçlülerin söylem aracına dönüşür. Hukuk zayıfı koruyan bir çerçeve olmaktan çıkıp güçlünün kullandığı bir dile evrildiğinde, uzun vadede herkes için güvensiz bir dünya oluşur. Bugün alkışlayanlar, yarın aynı fiilin kendilerine yöneltilmeyeceğinin garantisine sahip değildir.

Büyük güçler bu kırılmaları her zaman fırsata çevirir. Rusya, ABD müdahalelerini kınarken kendi eylemlerini meşrulaştıracak argümanlar kazanır; Çin sessiz kalarak Küresel Güney’de normatif üstünlüğü aşındırır. Venezuela örneği, küresel sistemde çok merkezliliğin ve normatif çözülmenin bir laboratuvarı olarak işlev görmektedir. ABD kısa vadede operasyonel kazanım elde etmiş gibi görünse de, uzun vadede liderlik maliyeti artar. Tarih, güç kullanımının artışıyla rızanın azaldığını defalarca göstermiştir.

Venezuela özelinde unutulmaması gereken temel gerçek şudur: Bir liderin devrilmesi, bir toplumun dönüşmesi anlamına gelmez. Kurumsal çöküş, askerî-sivil rekabet ve dış bağımlılık liderden bağımsız yapısal sorunlardır. Bu tür müdahaleler çoğu zaman istikrar sağlamaz; kırılganlığı derinleştirir. Venezuela, bir “istikrar örneği” değil, bir belirsizlik laboratuvarına dönüşmektedir.

Türkiye açısından bu gelişmeler, tekil olaylar olarak değil, sistemin işleyişine dair göstergeler olarak okunmalıdır. Çıkarılacak temel ders şudur: Büyük güçler, uygun gördüklerinde hukuku askıya alabilir. Bu durum Türkiye’de egemenlik vurgusunu güçlendirir, dış müdahalelere karşı refleksleri artırır ve stratejik özerklik arayışına meşruiyet kazandırır. Tek bir güvenlik şemsiyesine yaslanmanın riskli olduğu düşüncesi, bu örneklerle pekişir.

Türkiye–ABD ilişkilerinde bu durum bir kopuş anlamına gelmez; ancak ilişkinin niteliğini dönüştürür. Duygusal müttefiklikten, çıkar temelli ve mesafeli bir denge anlayışına geçiş hızlanır. Türkiye NATO içinde kalır, fakat askerî ve siyasi kararlarında daha fazla otonomi talep eder ve ortak operasyonlara daha seçici yaklaşır. Bu Batı’dan kopuş değil, Batı ile ilişkiyi daha gerçekçi bir zeminde yeniden tanımlamaktır.

Orta Doğu bağlamında ise Venezuela örneği rejim güvenliği kaygılarını artırır. Bölgedeki yönetimler, “uygun gerekçe bulunduğunda liderler hedef alınabilir” sonucunu çıkarır. Bu algı, içeride daha sert güvenlik politikalarına, dışarıda daha savunmacı tutumlara yol açar. Demokrasi ve hukuk söyleminin pratikte daha fazla otoriterleşmeye hizmet etmesi, çağımızın en ironik sonuçlarından biridir.

Makale, uluslararası ilişkilerde klasik realizm ile normatif düzen arasındaki gerilimi merkeze alarak güçlü bir kavramsal çerçeve sunmaktadır. ABD’nin Venezuela müdahalesi, tekil bir dış politika hamlesi olarak değil, uluslararası sistemdeki yapısal dönüşümün semptomu olarak ele alınmıştır. Tartışma, “gücün hukuku mu, hukukun gücü mü?” ikilemi etrafında ilerlerken Westphalia egemenlik anlayışından günümüz müdahaleci pratiklerine uzanan tarihsel süreklilik görünür kılınmıştır.

Büyük güçlerin müdahaleleri okuma biçimleri de dikkat çekicidir: Rusya meşrulaştırıcı söylem üretir, Çin sessiz norm aşındırması gerçekleştirir ve Küresel Güney’de stratejik otonomi artar. Türkiye perspektifi ise rasyonel çıkar ve sistem okuması üzerinden ele alınmıştır. Çıkarılacak ders, “taraf olmak” yerine “denge kurmak”tır. Bu yaklaşım, ne Batı karşıtlığına savrulan bir kopuşu ne de koşulsuz ittifakı savunur; stratejik özerkliği merkeze alan pragmatik bir dış politika vizyonu sunar.

Bu yazımızda; uluslararası hukukun zayıflamasıyla birlikte artan güvenlikçi reflekslerin demokrasi ve hukuk söylemini tersine çevirdiği, özellikle Orta Doğu bağlamında kritik biçimde, normatif çözüm önerisinden kaçınarak “dünya nasıl bir yöne evriliyor? sorusuna verilmesi gereken cevabı vurgulamaya çalıştık.

Sonuç

Venezuela örneği üzerinden uluslararası sistemin dönüşümü net bir biçimde ortaya konmuştur. Gücün hukuku belirlediği bir düzene kayış, kısa vadede güçlü aktörlere manevra alanı sağlasa da uzun vadede küresel güvensizliği artırmaktadır.

Türkiye açısından çıkarılacak sonuç açıktır: Hayatta kalmak ve etkili olmak, ideolojik kamplaşmalar yerine çok boyutlu denge siyaseti yürütmekten geçer. Meşruiyetin aşındığı ve hukukun seçici uygulandığı bir dünyada, dayanıklı devletler istikrarlı biçimde güç biriktirir. Türkiye’nin stratejik özerklik arayışı, sadece ulusal güvenlik ve dış politika açısından değil, aynı zamanda ekonomik, teknolojik ve diplomatik kapasite geliştirme bakımından da kritik bir zorunluluk hâline gelmektedir.

Daha geniş açıdan bakıldığında, bu süreç tüm devletler için bir uyarıdır: Güç kullanımının arttığı her yerde rıza azalır, normatif temeller zayıflar ve uzun vadede istikrarsızlık artar. Küresel düzeyde, güç merkezli bir dünya düzeni inşa edilirken diplomasi, çok taraflı işbirliği ve stratejik manevra kabiliyeti, klasik askeri veya ekonomik üstünlükten daha belirleyici hale gelir.

Sonuç olarak makalemizde, yalnızca Venezuela’yı veya ABD’yi değil, içinde bulunduğumuz uluslararası düzenin kırılganlığını yeniden düşünmeye çağırdık. Yeni dönemde başarılı olabilen devletler, gücü sadece kullanmakla kalmayıp, aynı zamanda dengeli, esnek ve çok boyutlu bir stratejik yaklaşım geliştirenler olacaktır. Bu, hem Türkiye hem de diğer orta güçler için hayatta kalmanın ve etkili olmanın temel anahtarıdır.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı

*Vestfalya Antlaşması, dini özgürlükleri tesis eden ve Avrupa devletlerinin egemenliğini güvence altına alan önemli bir anlaşma. Sadece Otuz Yıl Savaşları'nı değil, aynı zamanda İspanya ile Hollanda arasındaki Seksen Yıl Savaşları'nı da sona erdirmiştir.

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)