30 Ağustos: Geçmişin Zaferinden Geleceğin Mücadelesine
Değerli okuyucularımız,
Bugün 30 Ağustos… Takvimlerde bir bayram günü, meydanlarda törenler, gökyüzünde bayraklar ve hafızalarımızda büyük bir zafer…
Fakat gelin, bugün alışılmış cümlelerin biraz dışına çıkalım ve kendimize şu soruyu soralım: 30 Ağustos'u gerçekten anlıyor muyuz, yoksa sadece kutluyor muyuz?
Çünkü bazı tarihler vardır; yalnızca geçmişi anlatmaz. Bir milletin nasıl ayağa kalktığını, hangi bedelleri ödediğini ve geleceğini hangi iradeyle kurduğunu gösterir. 30 Ağustos işte böyle bir tarihtir.
Bir savaş kazanılmadı, bir kader değiştirildi
26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da tarihî bir zaferle sonuçlandı. Ancak kazanılan yalnızca bir askerî mücadele değildi. Kazanılan; bağımsızlık iradesiydi. Kazanılan; Anadolu'nun kaderini başkalarının belirlemesine izin vermeme kararlılığıydı.
İşgalin, yokluğun, imkânsızlıkların ve umutsuzluğun ortasında bir millet ayağa kalktı ve kendi geleceğine sahip çıktı. Bu nedenle 30 Ağustos'u yalnızca bir muharebenin tarihi olarak görmek, onun anlamını hafifletmektir. 30 Ağustos, “Bu ülkenin geleceğine bu millet karar verecektir” iradesinin tarih önündeki ilanıdır.
Ağustos neden Zaferler Ayı?
Türk tarihinin hafızasında Ağustos'un özel bir yeri vardır.
26 Ağustos 1071 Malazgirt… Otlukbeli, Çaldıran, Mercidabık, Belgrad, Mohaç… Ve nihayet 26-30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz…
Elbette bunların her biri farklı tarihî şartların ve farklı siyasi hedeflerin ürünüdür. Fakat ortak bir gerçek vardır: Ağustos, Türk tarihinin hafızasında büyük kırılmaların ve kader değişimlerinin yoğunlaştığı bir aydır.
Malazgirt Anadolu'nun kapısını açarken, Büyük Taarruz Anadolu'nun geleceğini yeniden Türk milletinin iradesine teslim etmiştir. Bu nedenle 30 Ağustos yalnızca geçmişin değil, millî hafızanın da bir sembolüdür.
Fakat asıl soru şimdi başlıyor!
Geçmişin zaferlerini anlatmak kolaydır. Asıl mesele, bugünün dünyasında yeni zaferler kazanabilmektir. Çünkü savaş meydanları değişmiştir. Bugün ülkeler yalnızca tanklarla, uçaklarla ve ordularla yarışmıyor. Artık;
- Bilgiyle yarışılıyor.
- Bilimle yarışılıyor.
- Yapay zekâyla yarışılıyor.
- Çip teknolojisiyle yarışılıyor.
- Enerjiyle, siber güvenlikle, veriyle ve yüksek teknolojiyle yarışılıyor.
Hatta bütün bunların ötesinde, insanın zihni ve düşünce dünyası üzerinde bir mücadele yürütülüyor.
O hâlde 30 Ağustos'un ruhunu 21. yüzyılda nasıl yaşatacağız?
- Geçmişte kazanılmış zaferleri anlatarak mı?
- Yoksa geleceğin teknolojilerini üreterek mi?
21. yüzyılın bağımsızlığı bilgiyle başlıyor
1922'de bağımsızlığımızı savaş meydanında savunduk. Bugün ise bağımsızlığımızı aynı zamanda bilimle, teknolojiyle, üretimle ve bilgiyle savunmak zorundayız.
Kritik teknolojilerde dışa bağımlı bir ülkenin bağımsızlığı eksiktir. Kendi verisini koruyamayan, kendi teknolojisini geliştiremeyen, kendi bilim insanını yetiştiremeyen, kendi yapay zekâsını üretemeyen bir ülke, geleceğin dünyasında ne kadar güçlü olabilir?
21. yüzyılda bağımsızlığın tanımı genişlemiştir.
- Teknolojiyi üreten yön verir.
- Bilgiyi üreten güç kazanır.
- Yapay zekâyı geliştiren geleceği şekillendirir.
Ve kendi teknolojisini geliştiremeyenler, başkalarının ürettiği geleceğe bağımlı hâle gelir. İşte 30 Ağustos'u bugün yeniden okumamız gereken nokta tam da burasıdır.
Atatürk'ü anlamak, geleceği okuyabilmektir!
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü anmak yalnızca adını söylemek değildir. Onu anlamak; aklın, bilimin, eğitimin ve çağdaşlaşmanın neden bir milletin geleceği açısından vazgeçilmez olduğunu kavramaktır. Çünkü bir ülke yalnızca savaş meydanlarında savunulmaz.
- Okullarda savunulur.
- Üniversitelerde savunulur.
- Laboratuvarlarda savunulur.
- Bilim insanlarının çalışmalarında savunulur.
- Mühendislerin geliştirdiği teknolojilerde savunulur.
- Üreten, düşünen, sorgulayan ve özgür bireylerin yetişmesinde savunulur.
Dolayısıyla bugün Atatürk'ü gerçekten anlamak istiyorsak, yalnızca geçmişe bakmak yetmez. Geleceğe bakmak zorundayız.
Kutlamak mı, sorumluluk almak mı?
Bugün birbirimize “30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun” diyeceğiz. Elbette diyeceğiz. Fakat bununla yetinmemeliyiz. Kendimize daha zor sorular sormalıyız: Bu ülkeye ne katıyorum?
- Bir öğrenci yetiştiriyor muyum?
- Bir bilimsel çalışma üretiyor muyum?
- Bir teknoloji geliştiriyor muyum?
- Bir gencin ufkunu genişletiyor muyum?
- Bir probleme çözüm üretiyor muyum?
- Türkiye'nin geleceğini daha güçlü hâle getirmek için ne yapıyorum?
Çünkü Cumhuriyet yalnızca geçmişte kazanılmış bir miras değildir. Her neslin yeniden sahip çıkması ve geleceğe taşıması gereken büyük bir emanettir.
Dünün zaferi, bugünün rehaveti olamaz Belki de 30 Ağustos'un bize verdiği en önemli ders budur: Geçmişin zaferleriyle övünürken geleceğin yarışında geride kalırsak, tarihimize gerçek anlamda sahip çıkmış olmayız. Bugün Türkiye'nin ihtiyacı, yalnızca geçmişi anlatan nesiller değildir.
Türkiye'nin;
- Bilim üreten,
- Teknoloji geliştiren,
- Yapay zekâ tasarlayan,
- Yüksek katma değerli ürünler üreten,
- Özgür düşünen,
- Ahlaklı ve nitelikli insan yetiştiren
bir gelecek anlayışına ihtiyacı vardır. Çünkü 1922'de bağımsızlık için mücadele edenlerin bize bıraktığı emanet, yalnızca bir toprak parçası değildir.
Bize bırakılan asıl emanet, kendi kaderimizi kendi ellerimizle belirleme iradesidir. Zafer her nesil için yeniden başlar
30 Ağustos bize şunu öğretir: Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, bir millet kendi kaderine sahip çıkabilir.
Fakat tarih bize başka bir gerçeği de hatırlatıyor: Zafer bir kez kazanılıp sonsuza kadar korunabilecek bir şey değildir.
Her çağın kendi mücadelesi vardır. 1922'nin mücadelesi bağımsızlık içindi. Bugünün mücadelesi ise bağımsızlığı bilimle, teknolojiyle, eğitimle, üretimle, adaletle ve güçlü bir insan kaynağıyla geleceğe taşımaktır.
Bu nedenle 30 Ağustos'u gerçekten kutlamak istiyorsak yalnızca geçmişe bakıp gurur duymamalıyız. Geleceğe bakıp sorumluluk almalıyız.
Çünkü zaferler geçmişte anılır ama gelecek her gün yeniden kazanılır. Ve belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken en önemli soru şudur: 1922'de bize emanet edilen Türkiye'yi, yarının nesillerine nasıl teslim edeceğiz? İşte 30 Ağustos'un gerçek anlamı burada başlıyor.
30 Ağustos'u kutlamak kolaydır!
Bir milletin bağımsızlığı yalnızca savaş meydanlarında kazanılmaz. Dün Dumlupınar'da silahla kazanılan zaferin ruhu, bugün bilimde, teknolojide, yapay zekâda, eğitimde ve üretimde yeniden sınanmaktadır. 30 Ağustos'u gerçekten anlamanın yolu, geçmişin zaferleriyle övünmek değil; Türkiye'nin geleceğini başkalarının yazmasına izin vermemektir.
Asıl mesele, 30 Ağustos'un ruhuna layık bir gelecek inşa etmektir.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İstiklal mücadelemizin bütün kahramanlarını rahmet, minnet ve şükranla anıyor; milletimizin 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutluyorum.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP