Görünmeyen Asalet: Bir Giysinin Taşıdığı İnsanlık
Değerli okuyucularımız, bugün değişik bir konuya değineceğim…
Toplumlar çoğu zaman insanları oldukları gibi değil, ait oldukları kalıplar üzerinden tanımaya ve tanımlamaya meyillidir. Bir meslek, bir kıyafet, bir yaşam tarzı… Bunların her biri, bireyin karakterinden bağımsız olarak üzerine yapıştırılan etiketlere dönüşür. Oysa insan dediğimiz varlık, hiçbir sıfata sığmayacak kadar derin, hiçbir kalıpla sınırlandırılamayacak kadar karmaşıktır.
Bugün sizlere, aslında tek bir bireyin hikâyesi gibi görünen; fakat özünde bir toplumun aynası olan çarpıcı bir anlatıdan söz etmek istiyorum.
Bir düşünün: Hayata daha gözlerini açtığı ilk anda terk edilmiş bir bebek… Onu sahiplenen, hiçbir zorunluluğu yokken sorumluluk alan bir insan ve yıllar sonra o çocuğun, kendisini büyüten değerin tam zıddı bir dünyada yargılanması…
İşte tam da bu noktada, somut bir hikâye üzerinden bu çelişkinin ne kadar derin olduğunu görmek mümkün: Bebekken küçük bir mahalle camisinin avlusuna bırakılan bir kız çocuğu… Onu bulan imam, hiçbir mecburiyeti yokken onu evlat edinir. Kendi hayatını baştan düzenler; beslenmesini hazırlar, saçını örmeyi öğrenir, okul gösterilerinde en ön sırada yerini alır. O çocuk için artık dünya, o adamdan ibarettir.
Ancak yıllar geçtikçe, okul hayatı bambaşka bir gerçekle yüzleşmesini sağlar. Sınıf arkadaşları ona adıyla değil, “İmamın kızı” diye seslenir. Bu ifade bir kimlik değil, bir küçümseme aracına dönüşür. Kıyafetiyle, yaşam tarzıyla, babasının mesleğiyle alay edilir. “Baban fetva mı veriyor?” gibi sözler, aslında bir çocuğun değil; bir değerler sisteminin hedef alındığını gösterir.
Oysa ironik olan şudur: O küçümsenen kimliğin ardında, toplumun en temel ihtiyacı olan, insana en çok yakışan bir erdem saklıdır; merhamet.
Bir çocuğu, hiçbir beklenti olmadan bağrına basan bir insan… Onu büyütmek için hayatını yeniden şekillendiren bir irade… Bu, yalnızca bireysel bir fedakârlık değil; aynı zamanda insan olmanın en saf hâlidir.
Ne var ki modern hayatın parlak vitrinleri, bu tür değerleri çoğu zaman görünmez kılar. Marka kıyafetler, lüks yaşamlar ve statü göstergeleri; karakterin önüne geçer. İnsanlar artık “nasıl biri olduğunla” değil, “nasıl göründüğünle” değerlendirilmektedir.
Ve sonra o gün gelir…
Mezuniyet töreni.
Genç kız, kendisini büyüten babasıyla birlikte salona girer. Babası, camideki bir cenaze nedeniyle törene cübbesiyle gelmek zorunda kalmıştır. Bu durum onun için bir gurur vesilesiyken, salondaki bazıları için alay konusudur. Kahkahalar yükselir, fısıldaşmalar çoğalır, küçümseyici bakışlar havada dolaşır.
Sahneye çağrıldığında ise her şey değişir. Hazırladığı sıradan teşekkür konuşmasını bir kenara bırakır. Çünkü o an, artık sadece bir öğrenci değildir; bir hakikatin sözcüsü ve taşıyıcısıdır. Mikrofona doğru eğilir ve salondaki herkese sözleriyle, şunu hatırlatır: On sekiz yıl önce, dondurucu bir gecede cami avlusuna bırakılan o bebek kendisidir. Ve o alay edilen cübbenin sahibi, onu hayata bağlayan kişidir. Bekâr bir adamın tüm önyargılara rağmen bir çocuğu sahiplenmesi, geceler boyu başında beklemesi, kendi imkânlarından keserek onu büyütmesi…
Bu sözler, sadece bir açıklama değil; bir yüzleşmedir.
“Ben bugün burada dönem birincisi olarak duruyorsam,” der, “Bu sizin küçümsediğiniz o adamın emeği sayesindedir.”
Salondaki kahkahalar yerini derin bir sessizliğe bırakır.
İşte mezuniyet kürsüsünde yaşanan o kırılma anı, tam da bu sahte ve yapay düzenin çatladığı noktadır.
Genç bir bireyin, kendisine yıllarca yöneltilen küçümsemeyi, bir yüzleşmeye dönüştürmesi… Sessiz kalmayı reddetmesi… Ve en önemlisi, değeri görünmeyen bir insanın - bir babanın - hakkını savunması…
Bu, yalnızca bir konuşma değildir.
Bu, bir yapay düzene ahlaki itirazdır.
Bu, bir değerler manifestosudur.
Toplumlar, kendilerini en çok kriz anlarında ele verirler. O salonda yankılanan kahkahaların bir anda yerini sessizliğe bırakması, aslında kolektif bir utancın dışa vurumudur. Çünkü insanlar, çoğu zaman gerçeği bildiklerinde değil; gerçeğe maruz kaldıklarında değişirler.
Burada asıl sorgulanması gereken şudur: Bir insanı değerli kılan nedir?
Mesleği mi?
Giydiği kıyafet mi?
Sahip olduğu maddi imkânlar mı?
Yoksa, kimsenin görmediği anlarda sergilediği erdemler mi?
Bugün belki de en büyük yanılgımız, görünene fazlasıyla odaklanıp, görünmeyeni tamamen ihmal etmemizdir. Oysa gerçek asalet, çoğu zaman en sade görüntülerin ardında saklıdır.
Bir cübbe… Sıradan bir kumaş parçası gibi görülebilir. Ama bazen o cübbe, bir çocuğu hayata bağlayan sıcaklık olur. Bazen bir hayatın yeniden başlamasına vesile olur. Ve bazen, koca bir toplumun unuttuğu değerleri hatırlatan sessiz bir sembole dönüşür.
Sonuç ve Değerlendirme
Bu anlatı bize şunu açıkça göstermektedir: Toplum olarak ilerleme dediğimiz şey, yalnızca ekonomik ya da teknolojik gelişmeyle ölçülemez. Asıl ilerleme, insanın insana bakışında gizlidir.
Eğer bir toplumda merhamet küçümseniyor, fedakârlık alay konusu oluyorsa; orada ciddi bir değer erozyonundan söz etmek gerekir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gerçekten gelişiyor muyuz, yoksa sadece daha iyi görünen ama daha az hisseden bireylere mi dönüşüyoruz?
Unutmamak gerekir ki; insanlığı ayakta tutan şey güç değil, merhamettir ve bazı insanlar, sessizce yaşadıkları hayatlarla, merhametleriyle en gür sesli, en anlamlı dersleri verirler.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM-Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP