HABERLER

G[A]
20 Temmuz 2026 08:30 | Son Güncelleme: 22 Temmuz 2026 17:54

52 YIL SONRA KIBRIS: BARIŞ HAREKÂTI’NDAN İKİ DEVLETLİ GERÇEKLİĞE

Türkiye’nin, 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’taki anayasal düzeni ortadan kaldıran ve adayı Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan darbeye karşı Garanti Antlaşması’ndan doğan haklarını kullanarak 20 Temmuz 1974’te başlattığı Kıbrıs Barış Harekâtı’nın üzerinden 52 yıl geçti. Harekât Kıbrıs Türk halkının güvenliğini sağladı, Enosis girişimini durdurdu ve adada yarım asrı aşan bir çatışmasızlık ortamı oluşturdu. Buna karşılık sahada iki ayrı halk, yönetim ve siyasi yapı bulunmasına rağmen uluslararası toplumun yalnızca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni bütün adanın temsilcisi kabul etmesi; Kıbrıs meselesini uluslararası hukuk, siyasi eşitlik, Avrupa Birliği üyeliği ve iki devletli çözüm ekseninde tartışılan stratejik bir sorun olarak gündemde tutmaya devam ediyor.

15 Temmuz Darbesinden 20 Temmuz Müdahalesine

Kıbrıs meselesinin 1974’te ulaştığı aşama, yalnızca Türk ve Rum toplumları arasındaki anlaşmazlıklarla açıklanabilecek bir gelişme değildi. Yunanistan’daki askerî cunta tarafından desteklenen silahlı unsurlar, 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe gerçekleştirdi. Darbenin ardından yönetimin başına getirilen Nikos Sampson, adanın Yunanistan’a bağlanmasını ifade eden “Enosis” düşüncesinin önde gelen savunucuları arasında bulunuyordu.

Bu gelişme, 1960 yılında kurulan ortaklık düzenini ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını güvence altına alan uluslararası antlaşmaları doğrudan tehdit etti. Türkiye, önce garantör devletlerden Birleşik Krallık ile ortak hareket etme imkânını değerlendirdi; sonuç alınamaması üzerine 20 Temmuz 1974’te askerî müdahaleyi başlattı.

Türkiye’nin resmî yaklaşımına göre harekât, Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık arasında oluşturulan Garanti Antlaşması’ndan doğan hak ve yükümlülükler çerçevesinde gerçekleştirildi. Türkiye, müdahalenin temel hedefini anayasal düzeni yeniden kurmak, adanın Yunanistan’a ilhakını önlemek ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğini sağlamak olarak açıklamaktadır.

Garanti Antlaşması Ne Söylüyordu?

1960 tarihli Garanti Antlaşması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini güvence altına alıyordu. Antlaşmanın dördüncü maddesi, garantör devletlere öncelikle ortak girişimde bulunma yükümlülüğü getiriyor; ortak hareket mümkün olmadığı takdirde garantörlerden her birine, antlaşmayla kurulan düzeni yeniden tesis etmek amacıyla harekete geçme imkânı tanıyordu.

Türkiye, 20 Temmuz müdahalesinin hukuki dayanağını bu maddede görmektedir. Türk tezine göre Yunanistan destekli darbe, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve anayasal düzenini ortadan kaldırmış; garantörlük mekanizmasının işletilmesini zorunlu hâle getirmiştir.

Bununla birlikte müdahalenin kapsamı ve özellikle Ağustos 1974’te gerçekleştirilen ikinci askerî harekâtın Garanti Antlaşması’nın sınırları içinde kalıp kalmadığı, uluslararası hukuk literatüründe ve devletlerin siyasi değerlendirmelerinde tartışılmaya devam etmektedir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 20 Temmuz 1974 tarihli 353 sayılı kararıyla ateşkes çağrısı yapmış, yabancı askerî müdahalelerin sona erdirilmesini ve yabancı askerî personelin geri çekilmesini istemiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin harekâtı uluslararası antlaşmalara dayalı bir garantörlük müdahalesi olarak değerlendirmesiyle BM kararlarında ortaya konulan egemenlik ve askerî geri çekilme yaklaşımı arasında günümüze kadar devam eden temel bir hukuki ve siyasi görüş ayrılığı bulunmaktadır.

Harekâtın İnsani ve Siyasi Sonucu

1974’e giden süreçte Kıbrıs Türk toplumu, 1963 yılından itibaren ağır güvenlik sorunlarıyla, yerinden edilmelerle, kuşatmalarla ve toplumlar arası şiddet olaylarıyla karşı karşıya kaldı. Birleşmiş Milletler Kıbrıs Barış Gücü’nün 1964 yılında adaya yerleştirilmiş olması da çatışmaların ve güvenlik krizinin 1974 müdahalesinden çok önce başladığını göstermektedir. UNFICYP, iki toplum arasındaki çatışmaları önlemek ve normal şartlara dönüşü desteklemek amacıyla kurulmuştu.

Türkiye açısından Barış Harekâtı’nın en önemli sonucu, Kıbrıs Türk toplumunun toplu saldırı ve imha tehdidi altında yaşamaktan kurtarılması, Enosis girişiminin engellenmesi ve iki toplum arasında fiilî bir güvenlik hattı oluşturulmasıdır.

Harekâtın ardından adadaki geniş çaplı toplumlar arası silahlı çatışmalar sona erdi. Ancak aynı süreç, hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar bakımından büyük nüfus hareketlerine, kayıplara, mülkiyet uyuşmazlıklarına ve kalıcı insani sorunlara da yol açtı.

Bu nedenle 1974’ün tarihsel değerlendirmesi yapılırken Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı şiddet ve güvenlik tehdidi göz ardı edilemeyeceği gibi savaşın bütün sivil toplumlar üzerinde doğurduğu acılar da yok sayılamaz. Kalıcı barışın zemini, tek taraflı tarih anlatılarından değil; bütün mağduriyetlerin tanınmasından ve iki halkın eşit güvenlik ihtiyacının kabul edilmesinden geçmektedir.

Sahada İki Ayrı Yapı, Uluslararası Sistemde Tek Temsil

Kıbrıs’ta bugün iki ayrı demokratik yönetim, iki ayrı parlamento, iki ayrı hukuk düzeni, iki ayrı kamu idaresi ve iki ayrı ekonomik yapı bulunmaktadır.

Kuzeyde 1983 yılında ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, yalnızca Türkiye tarafından devlet olarak tanınmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 541 sayılı kararı, KKTC’nin bağımsızlık ilanını hukuken geçersiz saymış ve devletlere bu yapıyı tanımama çağrısında bulunmuştur.

Güneydeki Rum yönetimi ise uluslararası toplum tarafından “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla adanın tamamını temsil eden hükûmet olarak kabul edilmektedir. Böylece sahadaki fiilî iki devletli düzen ile uluslararası sistemin tanıdığı hukuki temsil arasında derin bir uyumsuzluk ortaya çıkmaktadır.

Bu yapı yalnızca diplomatik bir temsil sorunu değildir. Kıbrıs Türklerinin uluslararası ticaretten spora, ulaşımdan akademik iş birliğine kadar çok sayıda alanda doğrudan ilişki kurmasını sınırlandırmakta; kuzeydeki toplumun uluslararası sisteme büyük ölçüde Türkiye üzerinden bağlanmasına yol açmaktadır.

Avrupa Birliği’nin Tartışmalı Üyelik Kararı

Kıbrıs meselesindeki en önemli kırılmalardan biri, adada kapsamlı bir çözüm sağlanmadan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliği’ne tam üye yapılması oldu. Avrupa Birliği, hukuken adanın tamamını Birlik toprağı kabul etmekte; ancak Rum yönetiminin etkili kontrolü altında bulunmayan kuzey kesiminde AB müktesebatının uygulanmasını askıya almaktadır.

Bu durum, Avrupa Birliği bakımından da olağan dışı bir hukuki yapı oluşturmuştur. Kuzey Kıbrıs hukuken AB sınırları içinde kabul edilmekte, ancak AB mevzuatı bölgede uygulanmamaktadır. Yeşil Hat Tüzüğü ise iki taraf arasındaki kişi, mal ve hizmet hareketlerini sınırlı biçimde düzenlemektedir.

Üyelik kararının siyasi sonuçları daha da önemlidir. Rum yönetimi, çözüm gerçekleşmeden Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilerek önemli bir diplomatik ve kurumsal avantaj elde etmiştir. Kıbrıs Türk tarafı ise aynı dönemde çözüm iradesi göstermesine rağmen uluslararası izolasyonların önemli ölçüde dışında kalamamıştır.

Annan Planı Referandumundaki Büyük Çelişki

24 Nisan 2004’te BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan kapsamlı çözüm planı, adanın iki tarafında ayrı ayrı referanduma sunuldu.

Kıbrıs Türk seçmeninin yaklaşık yüzde 65’i plana “evet” dedi. Rum kesiminde ise seçmenlerin yüzde 75,83’ü planı reddetti. Buna rağmen referandumdan yalnızca bir hafta sonra Rum yönetimi, Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla Avrupa Birliği’ne tam üye oldu.

Bu tablo, Kıbrıs Türk tarafının ve Türkiye’nin uluslararası sisteme yönelttiği en güçlü eleştirilerden birini oluşturmaktadır: Çözüm planını kabul eden toplum uluslararası izolasyonlarla karşı karşıya kalmaya devam ederken planı reddeden taraf, bütün adayı temsil ettiği kabulüyle Avrupa Birliği’ne alınmıştır.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de 2004’te Kıbrıs Türklerinin plana verdiği desteğin ardından, onları baskı altında tutmanın veya tecrit etmenin gerekçesinin zayıfladığını belirtmiş ve gereksiz kısıtlamaların kaldırılması yönünde çağrıda bulunmuştu. Ancak bu çağrı, KKTC’nin tanınmasına veya doğrudan uluslararası ticaretinin önünün açılmasına dönüşmedi.

Avrupa Birliği Tarafsız Bir Arabulucu Olabilir mi?

Avrupa Birliği, Kıbrıs sorununa BM parametreleri temelinde, siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli ve iki toplumlu federasyon modeliyle çözüm bulunmasını desteklemektedir. AB, KKTC’nin tanınmasına ve iki devletli çözüm modeline karşı çıkmaktadır.

Ancak Rum yönetiminin Avrupa Birliği üyesi olması, AB’nin tarafsızlığı konusunda yapısal bir tartışma ortaya çıkarmaktadır. Uyuşmazlığın taraflarından biri Birlik içinde karar alma süreçlerine katılırken diğer tarafın aynı masada eşit kurumsal temsile sahip olmaması, Avrupa Birliği’nin klasik anlamda tarafsız bir arabulucu gibi hareket etmesini güçleştirmektedir.

Üstelik Rum yönetimi, üyelik hakkı ve veto mekanizmaları üzerinden Türkiye-AB ilişkileri üzerinde etkili olabilmektedir. Böylece henüz çözüme kavuşmamış bir sorun, Avrupa Birliği’nin iç karar mekanizmalarının parçası hâline gelmiştir.

AB açısından savunulan yaklaşım, üyeliğin bütün adayı kapsadığı ve gelecekteki çözümün Birlik hukukuna uyarlanabileceği yönündedir. Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı açısından ise bu karar, Rum tarafının uzlaşma ihtiyacını azaltmış, çözüm sağlanmadan uluslararası ödüllendirme anlamına gelmiş ve müzakere dengesini bozmuştur.

Federasyon Modeli Neden Sonuç Üretmedi?

Birleşmiş Milletler, uzun yıllardır çözüm zemini olarak iki bölgeli, iki toplumlu ve siyasi eşitliğe dayalı federal bir yapıyı savunmaktadır. Ancak onlarca yıl süren görüşmeler, kapsamlı ve uygulanabilir bir anlaşmaya dönüşmemiştir.

Sorunun merkezinde yalnızca toprak, mülkiyet veya askerî düzenlemeler bulunmamaktadır. İki taraf, egemenliğin kaynağı, siyasi eşitliğin anlamı, dönüşümlü başkanlık, etkin katılım, güvenlik ve garantiler gibi temel konularda farklı yaklaşımlara sahiptir.

Rum tarafı, uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin federal bir yapıya dönüşmesini savunmaktadır. Türk tarafı ise 1960 ortaklık devletinin Rumlar tarafından tek taraflı olarak ele geçirildiğini, dolayısıyla kurulacak yeni yapının iki eşit halkın ve iki eşit kurucu devletin ortaklığına dayanması gerektiğini belirtmektedir.

Crans-Montana’da 2017 yılında sonuçsuz kalan müzakerelerden sonra Türkiye ve KKTC, federal çözüm zemininin tüketildiğini ve yeni görüşmelerin ancak Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ile eşit uluslararası statüsünün kabul edilmesi hâlinde başlayabileceğini savunmaya yönelmiştir.

Türkiye’nin Güncel Tutumu: Egemen Eşitlik ve İki Devlet

Türkiye’nin bugünkü Kıbrıs politikasının merkezinde, adada iki ayrı halkın, iki ayrı demokrasinin ve iki ayrı devletin bulunduğu kabulü yer almaktadır.

Ankara’ya göre yarım asrı aşan müzakere sürecinde federal çözüm modeli sonuç vermemiş; Rum tarafının Kıbrıs Türkleriyle siyasi gücü ve egemenliği gerçek anlamda paylaşmaya hazır olmadığı görülmüştür. Bu nedenle çözüm, mevcut iki devletin egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü temelinde iş birliği kurmasına dayanmalıdır.

Türkiye, KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasını, doğrudan ticaret ve ulaşım kanallarının açılmasını, Kıbrıs Türklerinin uluslararası kurumlarda temsil edilmesini ve doğal kaynaklar dâhil adanın zenginliklerinden eşit biçimde yararlanmasını savunmaktadır.

Türkiye ayrıca güvenlik ve garantiler konusunun Kıbrıs Türk halkı açısından vazgeçilmez olduğunu belirtmektedir. Türk tarafına göre 1963-1974 döneminde yaşananlar, yalnızca anayasal güvencelerin yeterli olmadığını; Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisinin Kıbrıs Türklerinin varlığı ve güvenliği açısından hayati önem taşıdığını göstermiştir.

Türkiye, BM Barış Gücü’nün görev süresinin Kıbrıs Türk tarafının açık rızası alınmadan uzatılmasına da itiraz etmektedir. Ankara, Ocak 2026’da yaptığı açıklamada adada egemen eşit iki halk bulunduğunu savunmuş ve Barış Gücü’nün KKTC topraklarındaki faaliyetleri için Kıbrıs Türk makamlarıyla hukuki bir zemin oluşturulması gerektiğini bildirmiştir.

BM Süreci Devam Ediyor, Temel Ayrılık Sürüyor

Birleşmiş Milletler, adadaki temasları ve güven artırıcı önlemleri sürdürmektedir. 2026 yılı itibarıyla Rum lider Nikos Christodoulides ile Kıbrıs Türk lideri Tufan Erhürman arasında BM himayesinde görüşmeler yürütülmektedir. BM Barış Operasyonlarından Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Jean-Pierre Lacroix da Nisan 2026’da adayı ziyaret ederek iki liderle ayrı ayrı temaslarda bulunmuştur.

Ancak görüşmelerin kapsamlı müzakerelere dönüşebilmesi için tarafların çözümün temel zemini konusunda ortak bir anlayışa ulaşması gerekmektedir.

Rum tarafı ve Avrupa Birliği federasyon modeline bağlılığını sürdürürken Türkiye ile KKTC egemen eşitlik ve iki devletli iş birliği modelini savunmaktadır. Dolayısıyla bugün Kıbrıs sorununda yalnızca çözümün ayrıntıları değil, çözümün hangi siyasi ve hukuki model üzerine kurulacağı da tartışmalıdır.

52 Yıllık Barışın Görülmeyen Gerçeği

Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra adada toplumlar arası geniş çaplı savaşın yeniden yaşanmamış olması, 1974 sonrasında kurulan güvenlik dengesinin en somut sonucudur.

Bu gerçek, geçmişte yaşanan acıların veya çözülmemiş mülkiyet ve yerinden edilme sorunlarının yok sayılması anlamına gelmez. Ancak yarım asrı aşan çatışmasızlık ortamı da uluslararası değerlendirmelerde göz ardı edilmemelidir.

20 Temmuz 1974’ten önce Kıbrıs, toplumlar arası çatışmaların, silahlı örgütlerin, anayasal düzenin çöküşünün ve dış müdahalelerin yaşandığı bir adaydı. Bugün ise iki taraf arasındaki bütün siyasi ihtilaflara rağmen toplumların güvenliğinin büyük ölçüde korunduğu, sınır geçişlerinin yapılabildiği ve diplomatik çözüm arayışlarının sürdürülebildiği bir yapı bulunmaktadır.

Bu nedenle 1974 sonrasındaki düzen yalnızca “bölünmüşlük” kavramıyla açıklanamaz. Aynı düzen, Kıbrıs Türk halkı bakımından fiziksel güvenlik, siyasi örgütlenme ve kendi kendini yönetme imkânı da oluşturmuştur.

Uluslararası Sistem Gerçeklikle Yüzleşmeli

Kıbrıs meselesinde kalıcı çözümün önündeki en büyük sorunlardan biri, sahadaki gerçeklikle uluslararası sistemin kullandığı hukuki çerçeve arasındaki mesafedir.

Adada iki ayrı halk, iki ayrı yönetim ve iki ayrı siyasal irade bulunmaktadır. Bunlardan birini adanın tek meşru temsilcisi, diğerini ise yalnızca bir toplum yönetimi olarak kabul eden model, taraflar arasında eşit müzakere zemini oluşturmakta zorlanmaktadır.

Öte yandan uluslararası tanınmanın yalnızca fiilî yönetim kapasitesine değil; BM kararlarına, devletlerin siyasi iradesine ve uluslararası hukuk düzeninin devamlılığına bağlı olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle sahadaki iki devletli gerçeklik, kendiliğinden uluslararası hukuki tanınma üretmemektedir.

Çözüm için iki boyutun birlikte ele alınması gerekmektedir: Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitliği, güvenliği ve kendi geleceğini belirleme iradesi tanınmalı; aynı zamanda bütün adalıların insan hakları, mülkiyet talepleri ve güvenlik kaygıları adil bir anlaşmayla güvence altına alınmalıdır.

GA STRATEJİK BAKIŞ

Kıbrıs meselesinin mevcut biçimiyle sürdürülmesi, ne Kıbrıs Türklerine ne Kıbrıs Rumlarına ne de Doğu Akdeniz’in geleceğine hizmet etmektedir.

Uluslararası toplumun yaklaşık altmış yıldır aynı çözüm modelini tekrar ederek farklı bir sonuç beklemesi gerçekçi değildir. Bununla birlikte yeni bir çözüm arayışının da yalnızca fiilî durumun ilanıyla sınırlı kalmaması; tarafların güvenlik, siyasi eşitlik, mülkiyet, toprak, doğal kaynaklar ve Avrupa Birliği ile ilişkiler konularında karşılıklı ve uygulanabilir bir düzen oluşturmasını sağlaması gerekir.

Türkiye’nin iki devletli çözüm tezi, sahadaki mevcut siyasi yapıyı esas alan gerçekçi bir yaklaşım olarak güç kazanmaktadır. Ancak bu tezin uluslararası kabul görebilmesi, Kıbrıs Türk tarafının kurumsal kapasitesini, hukuk devleti niteliğini, ekonomik sürdürülebilirliğini ve uluslararası görünürlüğünü artıracak uzun vadeli bir diplomasiyle desteklenmesine bağlıdır.

Kıbrıs Rum tarafının da mevcut tanınmışlık statüsünün kalıcı çözümün yerine geçmediğini görmesi gerekmektedir. Avrupa Birliği üyeliği Rum tarafına önemli bir siyasi üstünlük sağlamış olsa da adanın kuzeyinde yaşayan Kıbrıs Türklerinin iradesini ve siyasi varlığını ortadan kaldırmamıştır.

Kalıcı çözüm, taraflardan birinin diğerine hâkim olduğu bir yapı üzerinden değil; iki halkın güvenlik, eşitlik ve insan onuru bakımından kendisini güvende hissettiği yeni bir düzen üzerinden kurulabilir.

20 Temmuz 1974, Kıbrıs Türk halkı açısından yalnızca askerî bir harekâtın tarihi değildir. Yok olma ve adadan tasfiye edilme korkusunun sona erdiği; güvenlik, özgürlük ve siyasi varlık mücadelesinin yeni bir aşamaya geçtiği tarihsel bir dönüm noktasıdır.

Aradan geçen 52 yılın ardından uluslararası toplumun önündeki temel soru şudur:

Kıbrıs’ta sahada oluşmuş iki ayrı siyasi irade daha ne kadar yok sayılabilir?

Adil ve kalıcı barış, geçmişin acılarını inkâr etmekle değil; adanın iki halkının eşitliğini, güvenliğini, demokratik iradesini ve ortak geleceğe ilişkin söz hakkını birlikte tanımakla mümkün olacaktır. 

HABER KAYNAKLARI

1. Kıbrıs meselesinin tarihsel arka planı ve Türkiye’nin resmî yaklaşımı

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – Kıbrıs Meselesinin Tarihçesi ve BM Müzakerelerinin Başlangıcı

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu, 1963 sonrasında ortaklık düzeninin bozulması, Kıbrıs Türk toplumunun yaşadığı güvenlik sorunları, 15 Temmuz 1974 darbesi ve Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te gerçekleştirdiği müdahaleye ilişkin Türkiye’nin resmî tarihsel yaklaşımı:

Kaynağa ulaşmak için tıklayınız – T.C. Dışişleri Bakanlığı

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, müdahalenin Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesini engellediğini ve Kıbrıs Türk halkının varlığını güvence altına aldığını belirtmektedir.


2. Kıbrıs konusundaki temel belge ve antlaşmalar

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – Kıbrıs Dosyası

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temel yapısı, Garanti Antlaşması, İttifak Antlaşması, 1960 Kuruluş Antlaşması, Annan Planı ve BM müzakere süreçlerine ilişkin temel belgelerin toplu olarak yer aldığı resmî sayfa:

Temel belge ve antlaşmalara ulaşmak için tıklayınız

Bu sayfa, Kıbrıs meselesiyle ilgili Türkiye’nin yayımladığı temel hukuk metinlerine ve diplomatik belgelere doğrudan erişim sağlamaktadır.


3. Türkiye’nin müdahale hakkının hukuki dayanağı

Garanti Antlaşması – Zürih, 11 Şubat 1959

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasal düzenini güvence altına alan; Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’a garantörlük sorumluluğu yükleyen antlaşmanın tam metni:

Garanti Antlaşması’nın tam metnine ulaşmak için tıklayınız

Antlaşmanın dördüncü maddesi, ortak veya uyumlu hareket mümkün olmazsa garantör devletlerden her birine, antlaşmayla oluşturulan düzeni yeniden tesis etmek amacıyla harekete geçme imkânı tanımaktadır. Türkiye, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın temel hukuki dayanağını bu hükümde görmektedir.


4. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortaklık yapısı

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Temel Yapısı – Zürih, 11 Şubat 1959

Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumlarının siyasi ortaklığı üzerine kurulan anayasal sistemin temel ilkelerini gösteren belge:

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Temel Yapısı belgesine ulaşmak için tıklayınız

Belgede yeni Kıbrıs devletinin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve anayasal düzeninin uluslararası antlaşmalarla güvence altına alınması öngörülmektedir.


5. Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasındaki savunma düzeni

İttifak Antlaşması – Zürih, 11 Şubat 1959

Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye ve Yunanistan arasında ortak savunma ve güvenlik iş birliğini düzenleyen antlaşma:

İttifak Antlaşması’nın tam metnine ulaşmak için tıklayınız

Antlaşmada taraflar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne yöneltilecek saldırılara karşı koymayı taahhüt etmektedir.


6. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararı

BM Güvenlik Konseyi – 20 Temmuz 1974 tarihli 353 sayılı karar

Kararda Kıbrıs’ta ateşkes sağlanması, yabancı askerî müdahalelerin sona erdirilmesi ve tarafların anayasal düzenin yeniden kurulması amacıyla görüşmelere başlaması çağrısında bulunulmaktadır:

BM Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararına ulaşmak için tıklayınız

Karar, 20 Temmuz 1974’te oy birliğiyle kabul edilmiştir. Türkiye’nin garantörlükten kaynaklanan müdahale tezi ile BM kararlarında öne çıkan egemenlik, ateşkes ve askerlerin geri çekilmesi yaklaşımı arasındaki hukuki görüş ayrılığının değerlendirilmesinde temel belgelerden biridir.


7. Birleşmiş Milletler Kıbrıs Barış Gücünün kuruluşu

Birleşmiş Milletler Kıbrıs Barış Gücü – UNFICYP Tarihçesi

UNFICYP’nin 1964 yılında, Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumları arasında daha fazla çatışma yaşanmasını önlemek ve normal şartlara dönüşü desteklemek amacıyla kurulmasına ilişkin resmî bilgi:

UNFICYP tarihçesine ulaşmak için tıklayınız

BM Barış Gücünün 1964 yılında görevlendirilmiş olması, adadaki toplumlar arası çatışmaların ve anayasal krizin 1974 müdahalesinden yaklaşık on yıl önce başladığını göstermektedir.


8. Birleşmiş Milletlerin 1974 olaylarına ilişkin kronolojisi

UNFICYP – 1974 Yazında Yaşanan Olaylar

15 Temmuz 1974 darbesi, darbenin ardından yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin müdahalesi, ateşkes süreci ve tampon bölgenin oluşumuna ilişkin BM kronolojisi:

1974 yazında meydana gelen olaylara ilişkin BM sayfasına ulaşmak için tıklayınız

Bu kaynak, 1974 gelişmelerini Birleşmiş Milletlerin kurumsal perspektifinden kronolojik biçimde sunmaktadır.


9. KKTC’nin ilanı ve BM Güvenlik Konseyinin 541 sayılı kararı

BM Güvenlik Konseyi – 18 Kasım 1983 tarihli 541 sayılı karar

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 15 Kasım 1983 tarihli bağımsızlık ilanına ilişkin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı:

BM Güvenlik Konseyinin 541 sayılı kararına ulaşmak için tıklayınız

Kararda bağımsızlık ilanının hukuken geçersiz olduğu savunulmuş ve devletlere KKTC’yi tanımama çağrısı yapılmıştır. Karar 13 kabul, 1 ret ve 1 çekimser oyla kabul edilmiştir.


10. BM Güvenlik Konseyinin 550 sayılı kararı

BM Güvenlik Konseyi – 11 Mayıs 1984 tarihli 550 sayılı karar

KKTC’nin ilanı sonrasında yaşanan gelişmeler ve Maraş konusu dâhil olmak üzere Kıbrıs’taki ayrılıkçı olarak nitelendirilen tasarruflara ilişkin karar:

BM Güvenlik Konseyinin 550 sayılı kararına ulaşmak için tıklayınız

Karar, BM’nin KKTC’nin uluslararası tanınmasına yönelik olumsuz yaklaşımının temel belgeleri arasında bulunmaktadır.


11. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği

Avrupa Birliği Konseyi – 2004 Genişlemesi

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği’ne üye olduğunu gösteren resmî AB kaynağı:

Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin resmî kaynağa ulaşmak için tıklayınız

Kıbrıs Cumhuriyeti, Çekya, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya ile birlikte 1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliği’ne katılmıştır.


12. Kuzey Kıbrıs’ta Avrupa Birliği müktesebatının askıya alınması

Avrupa Komisyonu – Yeşil Hat Tüzüğü

Kıbrıs adasının tamamının hukuken Avrupa Birliği toprağı kabul edilmesine rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti Hükûmetinin etkili kontrol uygulamadığı kuzey kesiminde AB mevzuatının askıya alınmasına ilişkin resmî açıklama:

Avrupa Komisyonunun Yeşil Hat Tüzüğü sayfasına ulaşmak için tıklayınız

Avrupa Komisyonu, adanın tamamının AB’ye dâhil olduğunu; ancak kuzeyde AB müktesebatının 2003 Katılım Senedi’ne ek 10 No’lu Protokol uyarınca askıya alındığını belirtmektedir.


13. Avrupa Birliği’nin Kıbrıs çözümüne ilişkin yaklaşımı

Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisi – Kıbrıs’ta Barış Süreci

Avrupa Birliği’nin, BM parametreleri doğrultusunda siyasi eşitliğe dayalı, iki toplumlu ve iki bölgeli federasyon modelini desteklediğini açıklayan resmî kaynak:

Avrupa Birliği’nin Kıbrıs çözümüne ilişkin yaklaşımına ulaşmak için tıklayınız

AB, Kıbrıs sorununa ilişkin çözümün iki toplumlu, iki bölgeli ve siyasi eşitliğe dayalı bir federasyon temelinde gerçekleşmesi gerektiğini savunmaktadır.


14. Annan Planı ve Kıbrıs Türk tarafının referandum kararı

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – Annan Planı Belgeleri

24 Nisan 2004 tarihinde gerçekleştirilen referandumda Kıbrıs Türk tarafının kabul ettiği kapsamlı çözüm planı ve kurulması öngörülen Kıbrıs Türk Kurucu Devleti’nin anayasal yapısına ilişkin belge:

Annan Planı kapsamında hazırlanan anayasa belgesine ulaşmak için tıklayınız

Belgede Kıbrıs Türk halkının 24 Nisan 2004 tarihinde düzenlenen halkoylamasında planı kabul ettiği açıkça belirtilmektedir.


15. Türkiye’nin iki devletli çözüm ve egemen eşitlik yaklaşımı

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – Kıbrıs Meselesine Genel Bakış

Türkiye’nin Kıbrıs Türklerini adanın eşit kurucu ortağı olarak gören ve Kıbrıs Rum tarafının siyasi gücü ve doğal kaynakları paylaşmadığını savunan resmî yaklaşımı:

Türkiye’nin Kıbrıs meselesine ilişkin genel yaklaşımına ulaşmak için tıklayınız

Türkiye’nin resmî tezine göre Kıbrıs meselesinin temelinde, Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs Türklerini siyasi eşitlik temelinde ortak kabul etmemesi bulunmaktadır.


16. Türkiye’nin 2026 yılı Kıbrıs politikası

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – 2026 Yılı Performans Programı

Türkiye’nin KKTC’nin tanınmasına, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün tesciline yönelik güncel dış politika hedefleri:

2026 Yılı Performans Programı’na ulaşmak için tıklayınız

Programda Türkiye’nin; KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasını, diğer devletlerle ilişkilerini geliştirmesini ve Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ile eşit uluslararası statüsünün kabul edilmesini desteklemeyi sürdüreceği belirtilmektedir.


17. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın iki devletli çözüm açıklaması

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – 15 Kasım 2025 tarihli açıklama

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın KKTC’nin bağımsızlığını ve iki tarafın eşitliğini esas alan iki devletli çözüm yaklaşımına ilişkin değerlendirmesi:

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamasına ulaşmak için tıklayınız

Fidan, iki devletli çözümü KKTC’nin bağımsızlığını ve iki tarafın eşitliğini güvence altına alan bir yapı olarak tanımlamıştır.


18. Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkına yönelik güvenlik ve eşit statü yaklaşımı

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – Kıbrıs Barış Harekâtı’nın Yıl Dönümü Açıklaması

Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkının güvenliği, Türkiye’nin garantörlüğü ve adadaki iki halk ile iki devletin varlığına ilişkin resmî açıklaması:

Kıbrıs Barış Harekâtı yıl dönümü açıklamasına ulaşmak için tıklayınız

Açıklamada Kıbrıs Türk halkının Türkiye’nin etkin garantisi altında geleceğe güvenle ilerleyeceği ve kalıcı çözümün adada iki halk ile iki devletin varlığının kabul edilmesine dayanması gerektiği savunulmaktadır.

KAYNAK KULLANIM NOTU

Haber metninde Türkiye’nin hukuki ve siyasi yaklaşımı aktarılırken Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığının resmî belgeleri; uluslararası toplumun yaklaşımı aktarılırken Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin belgeleri esas alınmıştır.

Bu kaynaklandırma yöntemiyle Türkiye’nin Garanti Antlaşması’na dayanan müdahale hakkı tezi ile Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği kurumlarının Kıbrıs sorununa ilişkin farklı hukuki ve siyasi değerlendirmeleri birbirinden ayrılmıştır. Böylece analiz, tek taraflı bir görüş aktarımından çıkarılarak karşılaştırılabilir, denetlenebilir ve resmî belgelere dayanan bir yapıya kavuşturulmuştur.

Dr. Oğuz POYRAZOĞLU

Dr. Oğuz POYRAZOĞLU

Gazete Ankara Dijital Haber Portalı GÜNDEM

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)