İnanç ve Rasyonalite Arasındaki İroni: "Duanın Paradoksu" Üzerine Bir Analiz
Toplumsal ilişkilerin, inanç dünyasının ve insanın nedensellik kurma biçimlerinin kesişim noktaları, sosyolojinin ve felsefenin her dönem ilgisini çeken en bakir alanlarından biridir. Geçtiğimiz günlerde önüme düşen, ilk bakışta mizahi bir fıkra gibi görünen ama derinlemesine incelendiğinde modern insanın zihniyet dünyasına dair adeta bir röntgen filmi sunan bir kıssayı, sosyolojik ve epistemolojik (bilgi felsefesi) açıdan masaya yatırmak farz oldu. Buyurun birlikte değerlendirelim.
Hikâyeyi çoğunuz bilirsiniz ya da duymuşsunuzdur: Her gün mahallesindeki meyhanenin kapanması, hatta yıkılması için dualar eden bir imam vardır. Bu beddualar, toplumsal bir yankı bularak meyhane sahibinin kulağına kadar ulaşır. Derken, bölgede meydana gelen somut, jeolojik bir gerçeklik-yani bir deprem- neticesinde meyhane yerle bir olur. İşte tam bu noktada, insan doğasının en katıksız ironisi sahneye çıkar. Meyhane sahibi, uğradığı maddi zararın sorumlusu olarak imamın dualarını gösterir ve mahkemeye başvurur. İmam ise şaşkınlıkla, kendi duasının böyle bir doğa olayıyla ne ilgisi olabileceğini savunarak suçlamayı reddeder. Mahkeme salonunda hâkimin yüzünde beliren o tebessüm ve sarf ettiği "Ne tuhaf zamanlarda yaşıyoruz..." sözü, aslında insanlık tarihinin en eski çelişkilerinden birine verilmiş evrensel bir tepkidir.
Peki, karşımızda duran bu sosyolojik paradoksu nasıl okumalıyız?
Bu olayda ilk dikkat çeken unsur, aktörlerin inanç ve gerçeklik karşısında takındıkları pragmatik (çıkarcı) tavırdır. Seküler bir alanda faaliyet gösteren ve rasyonel/maddi bir dünyada yaşaması beklenen meyhane sahibi, kriz anında bir anda "metafizik bir nedensellik" inşa eder. Yaşadığı somut kaybı, soyut bir gücün- duanın- etkisiyle açıklamaya çalışır. Çünkü insanoğlu, nedeni tam olarak kavrayamadığı ya da kabullenmekte zorlandığı büyük yıkımlar karşısında her zaman bir "günah keçisi" arama eğilimindedir.
Öte yandan, ömrünü metafizik kavramları, duanın gücünü ve ilahi iradeyi anlatmaya adamış olan din adamı, somut bir sorumlulukla karşılaştığı anda katı bir rasyonalizme sığınır. Kendi söylemlerinin ve pratiklerinin (duanın) fiziksel dünyada bir karşılığı olabileceğini reddeder. Bu durum, inancın ve söylemin, ampirik (deneye dayalı) gerçekliğin sınırlarına çarptığında nasıl refleksif bir savunma mekanizmasına dönüştüğünü gösterir.
Sosyolojik açıdan asıl paradoks, insanın olayları açıklarken gerçeğin nesnel yapısını değil, kendi inanmak istediği nedensellik bağını seçmesidir. Bu duruma sosyal psikolojide "kendine yontan algısal sapma" deniyor.
- Meyhane sahibi için duanın gücü: Kaybını rasyonalize etmek ve muhatabından bir tazminat koparabilmek için "makbul" bir gerekçedir.
- İmam için doğa olayının gücü: Kendisini yasal ve toplumsal bir sorumluluktan azat edecek "bilimsel" bir sığınaktır.
Burada karşımıza çıkan tablo, inancın kalıplarından ziyade insanın pragmatizmidir. Din adamı duasının gücüne olan inancını yitirdiği için değil, o gücün dünyevi faturasını ödememek adına rasyonalizme bükülmektedir. Meyhane sahibi ise imana geldiği için değil, öfkesine ve zararına hukuki bir zemin hazırlamak adına metafiziğe sarılmaktadır.
Hâkimin tebessümü, modernleşme sancıları çeken toplumlarda inanç ile pratik arasındaki o derin uçuruma tutulmuş bir aynadır. İnsan, kendi yarattığı anlam dünyasının tutsağıdır; fakat bu tutsaklık, çıkarlar söz konusu olduğunda muazzam bir esneklik gösterir.
Bu kıssa bize gösteriyor ki, modern dünyada inançlar ve rasyonalite, ilkeler üzerinden değil, ihtiyaçlar üzerinden konumlandırılmaktadır. Asıl trajikomik olan da budur: Metafizikten medet uman bir sekülerlik ile pozitivizme (olguculuğa) sığınan bir dindarlık... Geleceğin toplumsal barışı ve entelektüel dürüstlüğü, insanın bu ikiyüzlü nedensellik ilişkisinden sıyrılıp, inancı da bilimi de kendi doğasına uygun, dürüst bir çizgide konumlandırmasıyla mümkün olacaktır.
Sonuç ve Değerlendirme
"Duanın Paradoksu" üzerinden somutlaşan bu absürt dava, aslında insan zihninin sıkıştığı anlarda inanç ve mantık kalıplarını nasıl esnek birer enstrümana dönüştürebildiğinin açık bir kanıtıdır. Hikâye, bizlere ne mutlak bir sekülerliğin ne de dogmatik bir dindarlığın göründüğü kadar saf kalabildiğini gösterir. İnsan, kendi gerçekliği tehlikeye girdiğinde ya da çıkarı bunu gerektirdiğinde, zıt kutupların argümanlarını ödünç almaktan çekinmez. Meyhane sahibinin metafiziğe sığınması, imamın ise pozitivizmin arkasına gizlenmesi, ilkelerin rasyonel birer tercihten ziyade, durumsal birer kalkan olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
Toplumsal düzlemde bu paradoks, bireylerin samimiyet ve tutarlılık sınavıdır. İnancı sadece manevi bir tatmin, rasyonaliteyi ise sadece dünyevi bir kaçış yolu olarak görmek, her iki kavramın da içini boşaltmaktadır. Hâkimin trajikomik tebessümünde saklı olan ders, modern insanın kendi yarattığı bu zihinsel ikiyüzlülükle yüzleşmesi gerektiğidir. Eğer bir değerler sistemine inanıyorsak onun faturasına; eğer bilimin ve doğanın yasalarına inanıyorsak onun tarafsızlığına sadık kalmalıyız. İnsanlık, inancı da rasyonaliteyi de kendi çıkarlarına göre bükmekten vazgeçtiği gün, hem adalet saraylarındaki yükünü hafifletecek hem de daha dürüst bir toplumsal sözleşmenin kapısını aralayacaktır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP