YAZARLAR

29 Kasım 2025 Cumartesi, 00:00

Algılayıcılarını Dünya Nimetlerine Ayarlamış İnsanlar: Toplumsal Çözülme Üzerine Bir Analiz

Toplumlar, yalnızca ekonomik göstergelerle veya siyasi iktidarların başarı-yaşam döngüleriyle biçimlenmez. Gerçek dönüşüm ya da çözülme, görünmez bir zeminde başlar; bireyin benliğinde, bilinçaltında, alışkanlıklarında, kırılmalarında filizlenir ve bu zeminde belirir. Bir toplumun ruh iklimini kavrayabilmek için önce o toplum içinde yaşayan insanın iç dünyasındaki görünmez ayarlara bakmak gerekir. 


Algılayıcılarını dünya nimetlerine ayarlamış insanlar.” Bu kişiler yalnızca bireysel bir ahlak problemi değildir; aynı zamanda bir toplumsal ruh hâli, kültürel bir bozulma biçimi ve kimi zaman siyasi projelerin görünmez taşıyıcılarıdır. Çünkü maddi çıkarı hayatın temel referansı hâline getiren bireyler, toplumsal çözülmenin hem sonucu hem de hızlandırıcısıdır.

Sosyal psikoloji bize şunu gösterir: Bireylerin değer sistemleri, çevresel baskılar ve toplumsal normlarla çoğu zaman fark edilmeden yeniden şekillenir. İnsan, sanıldığından çok daha geçirgendir. Bir toplumda statü, başarı ve “başarıya giden yolun hızı” yüceltiliyorsa; birey zamanla “doğru olmasa da işe yarıyorsa, doğrudur” yanılgısına ikna olur. Bu, bilişsel uyumsuzluğun toplumsal yansımasıdır. Vicdanla çıkar arasında sıkışan birey, iç tutarlılığını korumak adına gerçeği değil çıkarı besler. Ahlaki duyarsızlık, eleştirel düşünceden uzaklaşma ve toplumsal olaylara yüzeysel yaklaşım, böyle dönemlerde normalleşir. Vicdanın sesi bir anda kısılmaz; günbegün, küçük tavizlerle susturulur ve insan bir gün kendi çelişkilerinin tutsağı hâline gelir.

Siyaset sosyolojisi açısından her toplum, iki temel güç ekseninde salınır: Meşruiyeti vicdandan doğan güç ile meşruiyeti çıkar ilişkilerinden doğan güç. Algılayıcıları dünya nimetlerine ayarlı bireyler, çıkar merkezli güç ilişkilerinin doğal taşıyıcılarıdır. Çünkü çıkar odaklı kişilikler daha kolay yönlendirilebilir, daha kolay kontrol edilebilir ve sorgulama yetisinden uzak bireylerdir. Bazı siyasi yapıların, bilinçli veya bilinçsiz biçimde, bu tür bireylerin çoğalmasını teşvik etmesi bundandır. Sorgulamayan, biat eden, çıkar karşılığında doğrulardan vazgeçen ve konformizmi erdem sanan bireylerin çoğalması, siyasi düzenin inşasını kolaylaştırırken toplumun çözülmesini hızlandırır. Nitekim her otoriterleşme süreci, önce bireyin vicdanını bastırmakla başlar; çünkü özgür vicdan, özgür toplumun ilk taşıdır.

Hakikatin bazı insanlar için tehdit olarak belirmesi, toplumsal çürümenin en belirgin göstergesidir. Çıkar odaklı bireyler, hakikatin özgürleştirici niteliğini değil, kendi menfaatlerinin tehlikeye düşme olasılığını görür. Doğruyu söyleyenler rahatsız edici, hakkı savunanlar düzen bozucu, eleştirel düşünenler ise toplumsal huzuru tehdit eden kişiler olarak damgalanır. Böyle bir atmosferde normlar bulanıklaşır, doğrular eğilir, yanlışlar gerekçelendirilir. Toplum, Durkheim’ın anomi dediği ruh hâline bürünür: kuralsızlık değil, daha tehlikelisi, belirsiz kurallar düzeni.

Boğaz tokluğuna yanlış işler yapmak”, yalnızca ekonomik bir mecburiyet değildir; modern toplumların en sinsi bağımlılıklarından biri olan konfor bağımlılığının dışavurumudur. İnsan, belli bir yaşam standardını sürdürebilmek uğruna haysiyetinden, düşünce özgürlüğünden, toplumsal sorumluluğundan ve ahlaki kişiliğinden vazgeçebilir. Sosyal psikoloji bu süreci “ahlaki ayrışma” olarak tanımlar. Birey, kendi yanlışına duyarsızlaşır, sessizliğini makulleştirir. Sonuçta, ekonomik açıdan kazançlı görünse bile, psikolojik ve ahlaki olarak büyük bir yoksullaşma ve yozlaşma yaşar; kendi benliğinin değerini düşüren bir varlığa dönüşür.

Tarih göstermiştir ki toplumları çürüten, bireysel çıkarın kendisi değildir; çıkar karşısında susmayı normalleştiren ruh hâlidir. Buna karşılık, toplumları yücelten, cesur bireylerin kolektif vicdanıdır. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yalnızca ekonomik kalkınma veya teknolojik ilerleme değildir. Ekonomik büyüme mekanik bir gelişme sağlar; fakat toplumu toplum yapan, toplumu ayakta tutan şey ahlaki omurgadır. İçsel dönüşüm olmadan ekonomik büyüme, çürük bir zemine inşa edilmiş görkemli bir bina gibidir: güzel görünür ama küçük bir sarsıntıda bile yerle bir olur.

Sonuç

Algılayıcılarını yalnızca dünyanın geçici nimetlerine ayarlayan bireyler, farkında olmadan kendi iç dünyalarını çürütür; çürüyen her iç âlem, toplumun bağ dokusunu gevşetir ve siyasetin meşruiyet damarlarını zedeler. Oysa insanlığın kadim değerlerine açık bir bilinç, bireye asaleti ve özgüveni kazandırır; topluma dayanma kudreti ve siyasete adalet terazisini kullanma fırsatı sunar.

Gerçek toplumsal yükseliş, dış koşullardan değil, iç bilincin doğruyla kalibre edilmesinden doğar. Bir toplum, geleceğini karartmak istemiyorsa, önce kendi içindeki kıvılcımı yeniden keşfetmelidir. Çünkü geleceği aydınlatacak ışık dışarıdan gelmez; o ışık, insanın vicdanının en derin ve en sessiz noktasında saklıdır.

Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM – Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)